Sistem saati: Per Tem 31, 2014 10:30 am Gelişmiş arama

Karadeniz Dosyası...

Doğal hayat ve çevreye ilişkin duyarlılıklarımız ve bu konudaki haberler bu bölümde tartışılacak...

Karadeniz Dosyası...

İleti devrim » Pts Mar 26, 2007 11:38 pm

Karadenizle ilgili inceleme,araştırma,gözleme dayalı beğendiğimiz yazıları ve kendi gözlemlerimizi bu konu başlığında paylaşalım istedim.İlk dosyamız usta kalem Can Dündar'ın belgesel tadındaki yazı dizisi "Çırpınan Karadeniz"...

Temel'den vazgeçtiler

Karadeniz, kendisini var eden simgelerinden, 'alameti farikalarından' vazgeçiyor. Trabzon'da son 5 yıl içinde sadece 1 çocuğa 'Temel' adı verildi. Kızına 'Fadime' adı koyan olmadı. Karadenizli, güzelim koylarından da cayıyor birer birer

Şimal rüzgârlarının ardından Karadeniz

Son dönem hep manşetlerde, hep gündemde Karadeniz...
Ya kanserle...
Ya milliyetçilerin linç girişimiyle...
Ya sahil yoluyla...
Ya Nataşa salgınıyla...
15-20 yıl önce Karadeniz'e şimalden iki yel esti:
Biri Çernobil'in radyasyonunu getirdi; diğeri Rus hayat kadınlarını...
İkisi de Karadeniz'i altüst etti.
Sonra yel dindi. Geride derin izler, tortular, travmalar bıraktı.
Yeni yeni fark edilen bu tortuların kimi Karadeniz insanının derisinin altında, sağlığında ortaya çıkıyor; kimi sosyal yapısında...
Bölge içten içe kaynıyor. Ekolojik, sosyolojik, onkolojik dokusu değişiyor.
Siyaseti, ticareti, sağlığı, ekonomisi, açılım çabası, dipten gelen dönüşüm hırsıyla kımıldıyor Karadeniz...
Türküdeki gibi "çırpınıyor".
Trabzon'da Atatürk alanına çıkan Gazipaşa Caddesi gibi, Artvin'e çıkan dar virajlar gibi, Sümela'ya uzanan adımlar gibi, milliyetçilik, fuhuş, işsizlik, kanser, her şey sürekli ve hızla "tırmanıyor" bu bölgede... Bölgenin en yaygın isimlerinden "Volkan" gibi patlıyor.
Türkiye'nin en kozmopolit yörelerinden olmasına, en zengin sosyal yapısını barındırmasına rağmen zaman zaman en bağnaz, en dışlayıcı, en hırçın milliyetçiliğin peşine takılıyor, fevri linç girişimlerine bulaşıyor Karadeniz... Papaz avına çıkıyor. Saldırganlaşıyor.
Sonra tıpkı adını aldığı deniz gibi sakinleşiyor. Bir yayla horonunda barışıyor kendiyle... Politikada Başbakan çıkarıyor, dizide Deli Ziya oluyor, ses yarışında Zeynep Başkan...
Esnaf göçüyor, yabancı gelinler geliyor, melez nesiller doğuyor, sahil yolu doluyor, işsizlik, yoksulluk, öfke büyüyor.
Ama yine de dizinin güzelim fotoğraflarını çeken foto muhabirimiz Ercan Arslan'ın deyişiyle- "herkes her an koltuğunun altındaki ekmeğini bölüp vermeye hazır gibi" yaşıyor.
Böyle bir dönüşümün ortasında, bölgeyi ve kanaat önderlerini avucunun içi gibi bilen, becerikli yerel muhabirimiz Tekin Atay'ın mihmandarlığında dolaştık Karadeniz'i...
Gittiğimiz her yerde bizi dostça karşıladı Karadeniz insanı... Trabzon'da kanserliler koğuşunu gezdik. Artvin'de dünyanın en uzun burnunu gördük.
Yol boyu bir denizin katline tanık olduk.
TAYAD'lısıyla da, MHP'lisiyle de, doktoruyla da, hastasıyla da, boşananıyla da, evleneniyle de konuştuk.
Ve Çırpınan Karadeniz'in fotoğrafını çektik.

Karadeniz deyince aklınıza ne geliyor? Hamsi, taka, burun, çay, Temel, Fadime, fıkra, silah, deniz, kemençe, horon?..
Şimdi sıkı durun:
Karadeniz bunların hepsinden vazgeçmeye doğru gidiyor.
Bütün bölgeye genellemek yanlış olur, ama gözlemler, eğilimin bu yönde olduğunu gösteriyor.
Dipten gelen bir dalga, eski Karadeniz'i silip süpürüyor.
Karadenizli kendisiyle özdeşleştirilen bütün "alameti farikalar"ından tek tek sıyrılmaya çalışıyor. Çocuklarına koyageldiği adlardan, hakkında yazılmış fıkralardan, belinden ayırmadığı tabancadan, sofrasından eksik etmediği balıktan, o güzelim koylarından... Cayıyor birer birer...
Çok başlıklı bir Karadeniz gezisinin benim açımdan en çarpıcı sonucu buydu:
O yüzden onunla başlamak istedim.
Gelin şimdi bu teşhisin kanıtlarını koyalım ortaya:

Abdullah'ın oğulları
İsim meselesi önemli... Bir kentte ne olup bittiğini kentte yaşayanların isimlerinden "okumak" mümkün çünkü...
Princeton Üniversitesi öğretim üyelerinden tarihçi Prof. Heath W. Lowry, "Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi (1461-1583)" başlıklı kitabında (B.Ü. Yayınevi, 2005) şehirdeki erkek isimlerinden yola çıkarak 1461'deki fetih sonrası Trabzon'un dönüşümünü kanıtlar.
Yöntemi basittir:
Osmanlı'da İslam dinine dönenlerin ("mühtedi"lerin) çoğunluğu baba adı olarak, babasının asıl adını vermek yerine "Abdullah"ı yazdırır. Yeni ismi, "Abdullah'ın oğlu" olarak kayda geçer.
Bu bilgiyle Prof. Lowry, 15 ve 16. yüzyıllara ait Trabzon Tahrir Defterleri'ni inceler, yetişkin evli erkek Müslümanların adlarını baba adlarıyla karşılaştırır.
Buna göre 1553 yılında Trabzon'da 570 yetişkin Müslüman erkekten yalnızca 2'sinin kendi adı Abdullah iken, 163'ünün baba adı Abdullah olarak kayıtlıdır.
30 yıl sonraki defterde durum şöyledir:
Şehirde 1134 evli erkek vardır. Bunlardan yalnızca 1'inin adı
Abdullah'tır. Ama 256'sının baba adı Abdullah olarak kayda geçilmiştir.
Prof. Lowry'ye göre bu, "Hıristiyan geçmişin hatırlatılmasının rahatsızlığından kaçınmak içindir."
1523'te yüzde 85'i Hıristiyan olan Trabzon, fetihten sonraki 120 yıl içinde büyük dönüşüm yaşamış, sürgün tehdidi karşısında kentin çoğu Rum nüfusu, doğup büyüdükleri kenti terk etmektense İslama dönmeyi tercih etmiştir.
Nitekim 1523'ten 30 yıl sonra kent sakinlerinin yaklaşık yarısı Müslüman olmuştur.
Belki de bu travma, onları milliyetçilikte en ileri saflara taşımış, bölgeye gelen papazları kovalayacak bir nefrete dönüşmüştür.
Fetih sonrası yaşanan "isim ihtilali"nin bir benzerine tanık oluyoruz bugün...
Karadeniz, yüzyıllardır en popüler olan, fıkraları dillerde dolaşan isimlerini değiştiriyor artık...
Trabzon Nüfus Müdürlüğü kayıtlarına göre, 2000'den bu yana yani son 5 yıldır şehirde çocuğuna Fadime ismi koyan tek bir aile yok.

Temel yok, Temelcan var
Temel adı koyan, sadece 1 aile var.
6 çocuk ise "geçiş dönemi takılarıyla" adlandırılmış:
Temelcan, Temelefe, Temel Mehmet, Temel Serhat, Temel Berkcan ve Temel Ersin...
Peki "Temel" yerine verilen isimler neler?
Murat, Berk, Efe, Mustafa...
Tayyip?
Hiç yok. 2004'te bir "Tayyip Yasin" var, hepsi o...
En popüler kız isimleri ise şunlar:
Ece, Şule, Şiir, Esra, Gamze...
Bu tepki, bir modernleşme alameti olduğu gibi "Temel bir gün..." diye başlayan fıkraların yarattığı bıkkınlığın neticesi de olabilir.
Artık zekâsıyla dalga geçen bir fıkra başladığında Karadeniz'de üzerine alınan olmayacaktır. Trabzon'da kasetçilerde satılan skeçleştirilmiş Karadeniz fıkralarının alıcı bulmaması da bunu kanıtlıyor.

Eyüp Fatsa yanılıyor
Gelelim suçlara... Devlet İstatistik Enstitüsü'nün Doğu Karadeniz verilerine göre, 2003'te bölgeden 2681 kişi cezaevine düşmüş.
İşlenen suçlar listesi de bize, bir dönüşümün ipuçlarını veriyor. Geleneksel köy hayatına ait suçların yerini, modern kent hayatına özgü suçlar alıyor. En çok rastlanan suç, (1004 vaka) "İcra İflas Kanunu'na muhalefet"... Hırsızlıkla birlikte bu suçtan içeri girenler, diğer tüm suçluların toplamına yakın...
Irza geçme, sarkıntılık suçları Rusların gelişinden sonra çok azaldı. Yaralama, darp, cinayet ve ateşli silah taşıma geriden geliyor.
Silah taşımadan yatanların oranı sadece yüzde 2... Yani düğünde havaya kurşun sıkan Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa'nın "Buralarda âdettir" bahanesi, artık geçerli değil.
Trabzon Emniyet Müdür Yardımcısı İbrahim Azcan, silahla ilgili suçlarda son dönem düşüş olduğunu doğrularken, "Çoğu olay gibi bunun nedeni de ekonomik" diyor:
"Çünkü artık kurşuna para yetmiyor."

Yayla şenliği yerine Televole

KARADENİZ'de bu eğilimle çakışan bir başka gelişme, kentleşmeyle birlikte yerel özelliklerin yitirilmesi...
Karadeniz sahil yoluyla, koyların kaybedilmesini, hamsi üretiminin gerilemesini, takaların denizden çekilmesini ayrı bir gün işleyeceğiz.
Rus akınıyla aile yapısının kökünden değişmesini de...
Ama başka birkaç ilginç ayrıntıdan bugün söz edelim:
Biri, yayla şenlikleri...
Karadeniz'in karakteristiği sayılan şenlikler birkaç yıldır popüler kültürün elinde can çekişiyor. Giresun Valisi Şükrü Kocatepe'nin de yakındığı gibi gurbette yaşayanlarla yöre halkını buluşturmayı amaçlayan şenlikler bir "sanatçı getirme yarışı"na dönüşmüş durumda... Kemençe çalınıp horon tepilen şenlikler gözden düşerken, Televole şarkıcılarını yaylaya çıkarmayı başaranlar en büyük ilgiyi görüyor.
Mesela bugünlerde en büyük kavga, Tarkan'ı baba ocağı Rize'ye getirebilmek için veriliyor. avea'dan izin alabilmek için Başbakan'ın devreye sokulduğu söyleniyor.

Ayda 40 burun ameliyatı

Karadenizliler, dünyaca ünlü burunlarını 'düzelttirmek' için ameliyata koşuyorlar. Estetik cerrah Karaçal: Trabzon'da her ay en az 40 burun düzeltildiğini rahatlıkla söyleyebilirim

"Karadenizli artık eski simgelerle anılmak istemiyor" dedik ya, bu "kendinden vazgeçme"nin en belirgin örneklerinden biri burun ameliyatları...
Burnuyla dünya çapında şöhret yapan Karadenizli, şimdilerde burun kemerini düzelttirmek için plastik cerrahlara koşuyor.
Trabzon'da plastik cerrahi 1986'da Operatör Dr. Yakup Kaya ile başlamış. 1990'larda Rusların ince küçük burunlarla çıkagelmelerinden sonra müthiş artmış. Sadece Kaya'nın 20 yılda 2500 burun yaptığı tahmin ediliyor.
Ardından KTÜ'ye plastik cerrahi ana bilim dalı açılmış ve öğretim üyeleri gelmiş.

Gelenlerin yarısı erkek
Şu anda kentte 5 plastik cerrah var. Yard. Doç. Naci Karaçal, 4 yıldır Trabzon'da görev yapıyor. KTÜ'de Plastik Cerrahi ana bilim dalı başkanı...
Burun operasyonlarını ona sordum:
-Kimler burun ameliyatı olmak istiyor?
-5-6 yıl öncesine kadar gelenlerin yüzde 55'i kadındı. Son dönemde eşitlendi.
-Neden değiştirmek istiyorlar?
-Eskiden "Nefes alamıyorum" filan gibi şikâyetlerle gelirlerdi. Artık doğrudan "Şeklini beğenmiyorum" diye geliyorlar.
-Nesini beğenmiyorlar?
-Aslında yeni nesilde koca kemerli Laz burnu yok. Ama yine de kemerleri küçültmek istiyorlar. Kemeri alıyoruz.
-Karadeniz sosyetesi mi geliyor daha çok?
-15-20 yıl önce daha çok sosyete geliyordu. Eğitim arttıkça plastik cerrahi de halka indi. Artık her kesimden insan geliyor.
-Kaça mal oluyor bir burun operasyonu?
-İlk zamanlar çok pahalıydı. Son 10 yılda ucuzladı. Bir ameliyat 1000 dolar.
-Kaç ameliyat yapıyorsunuz haftada?
- Ben haftada 4 ameliyat yapıyorum. 5 doktoruz. Trabzon'da her ay en az 40 burnun düzeltildiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
-Burun dışında da talepler oluyor mu?
- Artık yüz ve karın gerdirme, göğüs küçültme türü ameliyatlar da çoğaldı.
-Neden tırmandı bu eğilim..?
-Rusların gelişinin de etkisi var mutlaka, ama asıl etken medya... Televole'den etkileniyorlar. Çoğu ellerinde yıldızların resimleriyle geliyor. En çok Petek Dinçöz burnu istiyorlar.
-Siz ne diyorsunuz?
-Gelenlerin 6'da 1'ini "İhtiyacınız yok. Doğallığınızı bozar" diye vazgeçiriyorum.

'Burnumuz kimliğimizdir'

Artvin'de Mehmet Özyürek karşıladı bizi... Hemen elimize kartvizitini tutuşturdu.
Kartta profilden çekilmiş bir fotoğrafı var. Üstünde şöyle yazıyor: "Guinness World Records/ Dünya Altın Burun Şampiyonu". Mehmet Bey ya da Artvin'deki adıyla "Şampiyon Amca", rekor yoksunu Türkiye'nin medar-ı iftiharı... Çünkü cebinde gezdirdiği sertifikasına göre, "Burun boyunun, ucundan bitiş noktasına kadar 8,8 santimetre olduğu saptandı ve Guinness Rekorlar Kitabı'na katıldı".
Kendisi 60 yaşında... Çocukken "burnu büyük" diye alay ederlermiş. Şimdi aynı burunla, alaycılarından intikam almış.
Rize Çay TV'de "Karadeniz Altın Burun Yarışması"na gırgır olsun diye katılmış. Birinciliği yakalamış. Kaliforniya'dan, Guinness yarışmasından aramışlar. Meğer burnunun ünü oraya kadar uzanmış. Kendisini kitaba alacaklarmış. Uzun temaslardan sonra uzmanlar gelmiş. "Şampiyon Amca", "Altın Burun" olarak tescillenmiş.
Şimdi Karadenizlilerin burun ameliyatlarından söz edince tepki gösteriyor."Burnumuz bizim kimliğimizdir. Vazgeçemeyiz" diyor: "Bana bakıp vazgeçsinler. Ben çirkin mi görünüyorum. Üstelik dünya rekorunu elimde tutuyorum."

Kanser, Çernobil yağmurlarıyla geldi

Karadeniz, "Çernobil etkisi teorisi" ve kanser endişesi ile çırpınıyor. Göğsünden 12 santimlik bir tümör alınan Erkan'ın babası, "O yağmurları yiyen adam ne olur? Radyasyonu almışız daa!" diyor

Deli yağmur, çılgın yeşilin üstüne yağıyor. Sarp patikalarını tırmanıyoruz Ardeşen'in... Çıktıkça başımız bulutlara değiyor; bulutlar başımıza... Teypte Kazım Koyuncu tulumuyla dertleşiyor:
"Bu dere yılan olsa narino/ Derdimi bilen olsa/ Oturup da ağlardım narino/ Yaşımı silen olsa..."

Acılar filiz veriyor
Hopa... Arsin... Arhavi... Ardeşen...
KTÜ Tıp'a göre "En çok kanser hastası o beldelerden geliyor."
Biz de o beldelere gidiyoruz; amansız bir marazın izini sürercesine... Ardeşen radyasyonlu çayların gömüldüğü toprak... Bir kuşak önce ekilmiş acılar filiz veriyor. Göğe yakın bir yerde, Yurtseven köyünde duruyor arabamız:
Dost canlısı, gözü yaşlı Berberoğlu ailesinin yanındayız. Nezaket Berberoğlu'nun evladının birini trafik almış, evlat bildiği diğeri kanserle boğuşuyor. Ve o, yağmurların ecel getirdiği günü gözyaşıyla anımsıyor:
"Bir sabah kalktım, salatalık tarlası sapsarı olmuştu. 'Radyasyon vurdu' dediler. Bostanda hiç sebze olmadı o sene... Toprağımız, betona döndü. Yedik lahanamızı; sütümüzü içtik. Çayın bir kısmını fabrikanın bahçesine gömdüler, kalanını çayımıza kattılar. Aldık radyasyonu, kaybettik sağlığımızı... Hastane yolu bilmezdim, hastaneden çıkmaz oldum!"

Çalınan çaylar
1986'da Çernobil nükleer santralı patladığında Erkan Berberoğlu 1,5 yaşındaymış. Rüzgâr, nükleer serpintileri tarlalarına taşımış, Erkan'ın sütüne, yoğurduna bulaştırmış. Karadenizli'nin ekmeği, suyu, rızkı olan çay, bir günde düşmanı, celladı oluvermiş.
Avrupalı yaşıtlarının mamaları imha edilirken, Erkan'ları uyaran olmamış. Tersine, "sorumlu" Bakan, "Ben içiyorum, siz de için" diye şov yapmış.
Radyasyonlu çayları aşağı fabrikanın bahçesine gömmüşler. Sonra bir gün gömülü çayları çuvallarla arabaya yükleyenleri yakalamış Milliyet... Çalınan çaylar içilmiş; kalanlar yeraltı sularına karışıp zehirlemiş toprağı... Erkan, onlarla büyümüş.

Radyasyon aldık da
Hastaneye koşan ilk hastalara "Daha durun" demiş doktorlar; "Etkisi 15-20 yılda görülür bunun... Şimdi teker teker geliyorsunuz, o zaman otobüslerle geleceksiniz".
Ve Erkan 20 yaşına gelince bir gün sol kolunun altında bir ağrı hissetmiş. "Otobüsler dolusu hastalar"a katılıp Ankara Gazi hastanesine gitmiş, göğsünde 12 santimlik bir tümör bulunmuş; alınmış. Tekrarlama riskine karşı yoğun kemoterapi alıyor Erkan... Tedavi, Berberoğlu ailesine ayda 1 milyara mal oluyor.
Doktoru, Gazi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Nazan Günel, 1990'larda kurulan Çernobil Komisyonu'nun da üyesi... Ama "Hastalık Çernobil kaynaklı diyemeyiz" diyor. Gel de Erkan'ın babasına anlat bunu... Şinasi Berberoğlu, daha önce adını bile duymadığı şeyi, Azrail diye tanıyor şimdi:
"O yağmurları yiyen adam ne olur? Radyasyon almışız daa..."

Öfke ve tevekkül
Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu "Rakamlara bakmayın, hastaların çoğu Ankara'ya, İstanbul'a gidiyor. Çoğu da doktora gitmeye ürküyor. Karadeniz'de kanser patlıyor" diyor.
En az kanser kadar tehlikeli bir salgın bu:
Bilime, tıbba, iktidara güvensizlik...
Yalanı görmüş insanlara özgü bir ihanete uğramışlık duygusu, kiminde paniğe dönüşüyor; kiminde boşvermişliğe...
Arabamız patikalarda arsız dallara sürtüne sürtüne dağdan inerken, yağmur hababam çiseliyor uçsuz bucaksız yeşilliğin üstüne...
Kazım Koyuncu'nun "Hep yedik o yağmurları kafamıza" sözleri çınlıyor kulağımızda... Teybimizde yine onun sesi: "Dünya benim sanırdım meğersem yanılmışım/ Felek gözün kör olsun, ne kadar geç kalmışım."

Onkoloji koğuşunda...

Trabzon'da Farabi hastanesindeyiz. KTÜ Onkoloji Bölümü Başkanı Prof. Fazıl Aydın'la, baştan aşağı yenilenen bu modern hastanenin kanser koğuşlarını geziyoruz. Serviste 8 hasta yatıyor. Rahminden 4,5 santimlik kitle alınan Aysel Yalçın, "Bu illet eskiden yaygın değildi" diyor, "Çernobil'den sonra türedi."
Yan odada yatan Arsin'li Muhittin Çiçek de emin bundan... Tükürük bezlerindeki tümörü almışlar. "O dönem çok fındık, çay tükettik. Ondandır" diyor.
İsmini vermekten kaçınan bir doktor, bu teşhise katılıyor:
"O dönem fındığı, çayı imha etmeyi göze alamadılar, hastalığın yayılmasına göz yumdular. Bize konuşma yasağı koydular. Belirli kanser türlerindeki artış ortada. Radyasyona duyarlı troid kanserine rastlanmazdı, şimdi 4 troid kanseri tanıdığım var." Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yakup Arslan, sakat doğumlarda artış olduğunu doğruluyor. Ancak "Bunun pek çok nedeni olabilir. Çernobil öncesi ve sonrası sakat doğumlara dair istatistik de yok" diyor. Yine de "Çernobil'in bölgeye etki ettiğine inanıyor."
Doktorlar kesin yargılardan kaçınadursun, Karadeniz "Çernobil etkisi teorisi" ve kanser endişesi ile çırpınıyor. Hastalar otobüslerle büyük kentlere akıyor. Kimi bir kemoterapi reçetesi yazdırmak için saatlerce yol gidip geri dönüyor, kimi bu belayla nasıl baş edeceğini bilemeden ölüyor.
Karadeniz, bilimsel araştırma, sağlık taraması, erken teşhis seferberliği bekliyor.

'İki Çernobil daha var'

Prof. Dr. Fazıl Aydın, KTÜ Tıp fakültesi Onkoloji Bölüm Başkanı.
Lenf kanseri olan annesini, tedaviye Ankara'ya götürmüşler. Kendisi kanserle ve "Karadeniz'de kanser patladı" paranoyasıyla baş etmeye çalışıyor:
Halkla aranızda bir güven sorunu var.
Biz ne desek halk, bu belanın Çernobil'den olduğuna inanmış bir kere. Tepki, yönetimin umursamaz tavrına.. Çaylar imha edilirken çay içen bakana... Keşke sigaraya da aynı tepkiyi verebilsek.

Gerçekten patladı mı Karadeniz'de kanser?
Abartılıyor. Bölgede kanser vakası çok, ama Marmara'yla, Ege'yle mukayese edince oranlar birbirine çok yakın. "Çernobil'le arttı" da diyemeyiz, Çernobil öncesi kayıtlar olmadığından mukayese olanağı yok.

Hangi tür kanser yaygın?
Guatr çok yaygın. Mide ikinci sırada...

Radyasyon etkisini 15-20 yılda gösterir diyorlar?
Nükleer bomba atılan Japonya'da kan kanseri o kadar yıl sonra çıktı. O anlamda riskli dönemdeyiz.

50 hasta sıra bekliyor
Bundan sonra ne yapılmalı sizce?
Gelişen duyarlılığı bilince dönüştürmeliyiz. Köyde gidiyorum, adam "Bu Çernobil bizi kanser etti" diyor, ama bir sigarayı diğerine ekliyor. "Sen Çernobil'i içiyorsun, haberin yok" diyorum. Erken teşhis çok önemli, ama üniversitenin erken teşhis bölümüne uğrayan yok. Hasta olmadan gelmiyorlar. Her sene 2-3 toplantı yapıyoruz. En fazla 20-30 kişi geliyor. Halkı eğitmemiz lazım. Burnumuzun dibinde, Ermenistan'da, Bulgaristan'da iki Çernobil daha var. Bugün kaza olsa Türkiye ne önlem alabilir, gelin bunu konuşalım.

Kanser Hastaları Derneği
'Her evde bir kanserli var'

Kanser Hastaları ve Yakınları Derneği, Trabzon'da bir yıl önce kurulmuş. Başkan, avukat Sibel Suiçmez 2003 sonunda kızkardeşi kansere yakalanınca fark etmiş ki, herkes aynı dertten mustarip... "Her Karadeniz ailesinde en az bir kanserli var". Ve halk bilinçsiz. Hastalarla yakınlarına tıbbi, hukuki destek vermek için bu derneği kurmuş:

Rakamlar kanser patlamasını yalanlıyor.
Bilim insanlarıyla aramızda güven sorunu var. Onlara ve devletin verilerine inanmıyoruz. Çernobil sonrasında önlem alacaklarına halka yalan söylediler. Çay, fındık tüketmeye teşvik ettiler.

Kanser hastalarının durumu nasıl?
Panik havası var. Hasta yakını hastadan, hastalar birbirinden gizliyor. "Kanser" yerine "O kötü hastalık" diyorlar. Açıklama yapsak moral bozmakla suçluyorlar.

Talebiniz ne?
Sağlık taraması istiyoruz. Hastane, doktor, teknik donanım yetersiz. Acilen bir onkoloji hastanesi kurulması gerekiyor. Bağımsız kişilerin araştırma yapmasını bekliyoruz.

Cavit Koyuncu
'Oğlum öldü, başkaları ölmesin'

Hopa'nın Sugören Mahallesi'ndeyiz. Ara sokakta mütevazı bir apartman dairesi... Salondaki dolabın üstünde 2 gitar, kutularında yan yana duruyor. Kazım Koyuncu'nun evi burası... Gitarlar, onun gitarları...
33 yaşındaki rockçı, müziğiyle olduğu gibi ölümüyle de önce Karadeniz'i, sonra Türkiye'yi salladı.
Genç yaşta, üstelik tam da Çernobil'le savaşta akciğer kanserinden ölmesi deprem etkisi yarattı.
Karadeniz'de en çok onun kasetleri satılıyor, radyolarda en çok onun müziği çalınıyor şu ara... Baba evi Hopa'da şenliklere onun adı verildi. Hopa'nın ÖDP'li belediye başkanı Yılmaz Topaloğlu "Onun hassasiyetini doğru hedefe taşımalıyız" diyor. Bir kanser tarama merkezi için sivil girişim örgütlemeye çalışıyor.
Kazım'ın babası, 50 yıllık TİP'li Cavit Koyuncu, oğlunun gitarlarına bakan koltuğunda ağır konuşuyor:
"Her yerden genç kanser haberi geliyor. Oğlumu kaybettim, ama onlar da benim evladım. Burada insanlık kalmamış. İnek gibi önüne ne konursa içiyor yetkililer... Hiçbirini affetmiyorum. Küba'da insanlar parasız tedavi ediliyormuş. Açsınlar kapıları, oraya gidelim."


Nataşa salgını geçti güzellik furyası başladı

10 yıl süren Nataşa salgını geçti ama deldi de geçti. Geride dağılmış yüzlerce aile, onlar gibisini arayan erkekler, onlara benzemek isteyen kadınlar bıraktı. Bu ihtiyaçtan, onlar gibisini yaratmak için faaliyet gösteren yüzlerce güzellik salonu doğdu

Trabzon'un Çömlekçi Mahallesi... Kentin eski fuhuş üssü... Duvar yıkılınca ilk canlanan yer burası olmuş. Sarp kapısının açıldığı 1989'da 15 kişi geçmiş kapıdan...
10 yıl sonra bu rakam, 280 bin olmuş
İlk Ruslar bavullarla gelmiş. Semtte Rus pazarı açılmış. Trabzon'da ticaret birden canlanmış.
Ardından kadınlar akmış bölgeye... Kültürlü, tahsilli, yoksul, genç ve güzel kadınlar... Yıkılan duvarın altında kalmış bir kuşağın sürgünleri...
Rus-Türk insan tacirlerinin ortaklığıyla kitleler halinde getirtilip Çömlekçi otellerine yerleştirilmişler.
1980'lerde topu topu 6 oteli olan semtte 30 yeni otel birden açılmış. Saati 100 dolardan pazarlanmış kadınlar...
Çevre illerden traktörünü, öküzünü satıp gelmiş köylüler... "Otel mafyası" işe el koymuş. Çömlekçi kirli paraya doymuş.
10 yılın sonunda polis "Yeter" demiş, oteller temizlenmiş, 2000-2005 arası fuhuştan 4 bin kadın sınır dışı edilmiş.
Ve yaygın adıyla "Nataşa"lar kenti terk etmiş.

Bugünkü Çömlekçi
Bugün Rus pazarı sönük, Çömlekçi, bir tufan sonrasının enkazını andırıyor.
Şairin deyişiyle, "Dağınık pazar yerlerine benziyor memleket"...
Uzun cadde boyunca çoğu ismini kentlerden, semtlerden alan, eski "bereketli" günlerine yanan onlarca eski püskü otel yan yana dizili...
Esnaf keyifsiz. Yollarda, tek tük Gürcü, Azeri göçmen kadınlar, toplu göçe katılamamış yaralı kuşlar gibi dolanıyor.
10 yıl Trabzon'un sosyal hayatına bir deprem yaşatan Nataşa'lar güneye, Akdeniz'e indi.
Geride ruhsal, toplumsal, cinsel açıdan yıkık bir kent bıraktılar.
Dağılmış ocaklar, yeni zevkler keşfinde parasını tüketmiş tatminsiz adamlar, rakiplere benzeyeceğim diye sararttıkları saçlarıyla mutsuz kadınlar... Fırtına dinince baş başa kaldılar. Ve bakınca birbirlerini tanıyamadılar.

Fırtınanın ardından...
Önce tahribat raporunu verelim:
Yabancı hayat kadınlarından sonra boşanmalar hızla arttı bölgede:
Önceki yıl Doğu Karadeniz'de toplam 1730 çift boşandı.
Trabzon'da 4 yılda boşanmalar 2 katına çıktı.
Gümüşhane'de 1999'da 25 çift boşanmıştı. 2003'te 1005'e çıktı. Artış 40 kat...
Bunların bir kısmı, yabancı kadınlara çalışma izni alabilmek için yapılan "hülle evlilikler" yüzünden... Bir dönem köyün delilerinin ya da para düşkünü açıkgözlerin nüfus cüzdanları alınarak Nataşa'lara toplu nikâh kıydırılmış. Yüzünü bile görmediği kadınlarla bilmeden yıllar yılı evli kalmış erkekler... Bir gün gerçekten evlenmeye kalkışınca "çoktandır evli" olduklarını öğrenmişler.
Erkan Ocaklı'ya "Oy Nataşa Nataşa / kodun bizi ataşa / çıkardın bizi yoldan / gavur kızı Nataşa" diye horon söyleten bu tablo işte...

'Hülya Avşar bile boyun eğiyorsa...'
Bugün bir sosyoloji laboratuvarını andırıyor Karadeniz...
10 yıllık zelzelenin yaraları sarılıyor, ilişkiler yeniden harmanlanıyor
"Nataşa"lar gitti, ama giderken Karadeniz erkeği ile kadınını değiştirdi.
"Nataşa" salgınından sonra Karadeniz'de tecavüz vakalarının azaldığını, artık yolda daha kolay yürüyebildiklerini söyleyen Trabzonlu bir avukat kadın şöyle diyor:
"Karadeniz erkeği değişti. Kendine bakmayı öğrendi. Her gün yıkanmayı, parfüm almayı, sürmeyi öğrendi. Adabıyla kadınlarla içki içmeyi, dans etmeyi... Kendi eşiyle yapmadığı şeylerdi bunlar..."
Ya kadınlar?..
Aynı avukat şunları söylüyor:
"Çoğu katlandı kocasının ihanetine... Çoğunun idolü Hülya Avşar'dı... 'Onun gibi başarmış bir kadın bile katlandıktan sonra benim yuvamı yıkmama değer mi?' dedi. Sineye çekti."

Güzelleşme kampanyası
Sonra bambaşka bir gelişme oldu.
"Taşfırın" Karadeniz erkeği, yeni kadın için kendine çeki düzen verirken, bazı kadınlar da, yabancı rakiplerle rekabet için daha bakımlı olmanın, daha dişi görünmenin derdine düştü.
Bölgede güzelleşme furyası başladı.
Trabzon'un ana caddelerindeki tabelalara şöyle bir göz gezdirseniz onlarca güzellik salonunun müşteri çağırdığını göreceksiniz.
Çoğu, lazerle epilasyon, saç ekimi, cilt bakımı, botoks, kırışıklık tedavisi, solaryum yapıyor.

Ne oldi sağa, ne oldi boyla?
Kentin 3 güzellik merkezinden biri olan Flormed, 1 yıl önce açılmış.
Merkezin pratisyen estetik hekimi Tarkan Kalaycıoğlu, 1 yılda 420 hasta kabul ettiklerini söylüyor:
"Karadeniz erkeği buralara gelmezdi eskiden... Son 10 yılda onlar da güzelliğine düşkün hale geldi. Eskiden istenmeyen tüyleri aldırmaya daha çok bayanlar gelirken, şimdi 25-40 yaş arası erkekler de çoğaldı. Plajda, havuzda kıllı vücudundan utandığı için gelip boyun altı kıllarını aldıranlar var".
Daha da ilginci bu salgının taşraya kadar yayılması...
Geçen ay Beşikdüzü ilçesinde bir güzellik merkezi açıldı.
Ruslar gitti, ama "Ruslaşma çabasında" bazı kadın ve erkekler bıraktı geride...
Herkes öyle değil elbet... Bütün bu hengamede bazı gerçek aşk hikâyeleri de yaşandı, yabancı gelinlerle mutlu evlilikler yapanlar da oldu. Ve onlardan melez, yepyeni bir Karadenizli nesil doğdu.

TRABZON EMNİYET MÜDÜR YARDIMCISI İBRAHİM AZCAN:
Faturayı henüz bilmiyoruz

İbrahim Azcan Trabzon Emniyet Müdür Yardımcısı. Son yıllarda gördüğüm en sempatik polis... Olaylara polisiye gözle değil, sosyolog gözlüğüyle bakıyor. İki kitabı var. Yabancı uyruklu hayat kadınlarıyla konuşarak ve kendi gözlemlerini ekleyerek yazdığı "Nataşa" kitabı da piyasaya çıkmak üzere.

Karadeniz'de "Nataşa" işi bitmiş görünüyor. Nasıl oldu bu?
Evet, 90'larla erimeye başladı. Trabzon bir liman şehri, Rusya'ya açılan kapı. Bir dönem haftada 5 geminin kalktığını, cafe'lerin kadın kaynadığını bilirim. 90'larda otel patlaması oldu. Şimdi azaldı. Ama bu, polis sayesinde olmadı. Bir şekilde kanıksandı, doydu toplum ve inişe geçti.

Ne tortu kaldı?
Sosyal tahribat büyük oldu. Boşanmalar arttı. Aile dışı çocuklar doğdu. Ama öte yandan da kadın erkeğin, erkek de eşinin değerini anladı. Bir sosyal dönüşüm oluştu. O anlamda hem ilerleme, hem gerileme yarattı.

Nataşa'lardan sonra çocuk istismarı, tecavüz azaldı deniyor?
Katılmıyorum. Öyle olsa Rusya'da bunların hiç olmaması lazım. Oysa Rusya çocuk istismarının hoyratça yaşandığı ülkelerden biri. Bu olaylardaki azalma belki de eğitim seviyesinin yükselmesindendir.

Bir dönem polis göz mü yumdu olup bitene?
Yasalara göre bir erkeğin bir kadınla para karşılığı cinsel ilişkisi suç değil. Otele girip almaya yetkim yok. Ancak insan ticaretine yönelik organize fuhuş varsa, kadın vizesiz ya da hastaysa adli suç ve müdahale hakkı doğar. Onları da alıp sınır dışı ediyoruz, insan simsarları ismini değiştirip yeni pasaportla tekrar yolluyor.

Ne kadar para döndü?
Ciddi para akımı oldu. Erzurum'dan, Ağrı'dan müşteriler geldi. Konuştuğum Nataşa'lardan biri günde 3-5 kişiyle birlikte olduğunu söylemişti. Ayda ülkesine 2 bin dolar gönderiyordu. 1000 Nataşa'nın çalıştığı bir ilde ayda en az 2 milyon dolar yurtdışına çıkmıştır.

Nasıl insanlardı konuştuğunuz "Nataşalar"?
Çoğu kültürlü, ama hayat hikayeleri hep pürüzlü kadınlar. Ekonomik refah ve kurtuluş arıyor, mecburiyetten yapıyorlar. Birlikte oldukları erkeklerle ciddi kültürel farklılıkları var. Bazısı son derece inançlı... Erkek namaz kılmadan yatmayı kabul etmeyenleri bile var.

Ya Karadeniz kadını?
Hem olumlu hem olumsuz etkilendi. Çoğu erkeğini sahiplendi, ama boşanmalar da çok arttı. Faturayı henüz bilmiyoruz. Üniversite araştırmalı.

Çözüm ne?
Bu, arz talep meselesi. Bu talep varoldukça baş etmek çok güç. Polisiye tedbirle olmaz.

Nataşa'lar için ne yapılmalı?
Patronları "Biz polisle işbirliği içindeyiz. İhbar edersen yanarsın" diyor. Kadınları köle gibi çalıştırıyor. Biz de yakaladığımızı nezarethaneye koyuyoruz. Oysa psikolojik desteğe, güvenliğe ihtiyaçları var. İnsan ticareti mağduru bu kadınlara sosyal, ekonomik, insani yönden yardım etmemiz lazım. Devletin değil, sivil örgütlerin yönettiği, kendi uyruklarından olanların çalıştığı kadın sığınma evleri kurulmalı.

AVUKAT SİBEL SUİÇMEZ
Nataşa olayı 2. Çernobil'di

Nataşa olayı Karadeniz'e neye mal oldu?
4 boyutlu sosyolojik bir olay yaşandı. Erkek, 2 kadın ve çocuklar açısından. Bu da bir başka Çernobil'di. Kadınlar psikolojik travma geçirdi. Hala ilaç kullanıyorlar, ama konuşmuyorlar. Zaten çoğunun erkeği gurbetteydi, fazla beraber olmazlardı. Gizli bir kabulleniş vardı, ama ilk kez 2. kadın gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Bazı erkekler yabancı kadını alıp eve getirdi, yatağında yatırdı. Karısı, çocuklarla yan odadan dinlemek zorunda kaldı. Ne yapabilirdi ki?.. Çoğu kabullendi.

Size başvuranlar olmadı mı?
"Ne yapabilirim?" diye geliyor. Erkeği eleştiremiyor. Bir kısmı yanlış hedef seçip kadınlarla mücadeleye girişiyor. Bir kısmı, "Herhalde bizim bir eksiğimiz vardı da erkekler gitti" diye onlara benzemeye çalışıyor. Bir dönem Trabzon'da bütün kadınlar sarışın olmuştu. Gün boyu tarlada çalışan kadın mis kokup bütün gün oturan kocasına hizmet etmeyi denedi. Herkes işin arz bölümüyle ilgiliydi. Talep edenler erkekler yine sıyırdı. Oysa asıl erkeğin ahlaki davranışı tartışılmalıydı. Hoş, belki erkeklerin de farklı öyküsü vardı.

Çocuklar?
Sağlıksız bir yeni nesil oluştu. Parçalanmış ailelerin çocukları ortada kaldı. Yabancıların gelmesi yerli fuhuşu da tetikledi. Üniversitede bazı kızların eskortluk yaptığı yazıldı. Poliste dokuz yaşında çocuklar kayıtlı fuhuştan.

DÜZELTME:
Yazı dizimizin dünkü bölümünde Milliyet Trabzon muhabirleri Faruk Ata ve Cevat Ocak'ın Ağustos 1989'da radyasyonlu çayların kötü niyetli insanlarca rahatlıkla gömüldüğü yerden alınıp satılabileceğini kanıtlamak için yaptıkları haberin fotoğrafları, kaçıran onlarmış gibi bir resimaltıyla yer almıştır. Düzeltir, arkadaşlarımızdan özür dileriz.


Son 10 yılda 40 bin yabancı kadın Türklerle evlendi

Karadeniz'in yabancı gelinleri

Duvar yıkılınca Türkiye'de yabancı gelin patlaması yaşandı. Bugün her 10 yabancı gelinden 1'i Rus... Bunların bir kısmı çalışma ya da oturma izni alabilmek için yapılan danışıklı evlilikler... Ama bir de "aşk evlilikleri" var. Ki onların meyvelerinden, Karadeniz'de melez yeni bir nesil doğuyor


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Türkiye'ye geldiğinde Odalar Birliği'nde bir toplantı yapıldı. Burada konuşan Şarık Tara, Rusya'da ENKA'nın 15 bin Türk işçisi olduğunu söyledi. Bunların çoğunun Rus kadınlarla evli olduğunu belirtti. "Akraba sayılırız" dedi.
Ardından Putin aldı sözü... Tara'ya hak verdi:
"Hısımdık, şimdi de akraba oluyoruz. Ama hep kız veren biziz. Artık biz de Türkiye'ye çok geliyoruz. Bizimkiler de Türk kızlarıyla evlenecek. Şu akrabalığı çift taraflı yapalım."

40 bin yabancı gelin
Putin'in yakındığı kadar var.
İçişleri Bakanlığı verilerine göre son 10 yılda Türk erkekleriyle evlenen yabancı kadınların sayısı 40 bini aştı.
Bu 40 binin 15 binini eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelenler oluşturuyor.
Her 10 gelinden 1'i Rus...
2001'de sadece Trabzon'da yabancılarla 80 evlilik yapılmış. Çoğu Rus ve Gürcü gelinlerle... Bu sayı geçen yıl yarı yarıya azalmış. Azalmanın nedeni, vatandaşlık almak amacıyla yapılan "hülle evlilik"lerin cazibesini kaybetmesi... Çünkü yeni yasa ile, Türklerle evlenenlerin Türk vatandaşlığına alınması için en az 3 yıl bekleme koşulu getirildi. "Danışıklı evlilikler" bitti.
Geriye "aşk evlilikleri" kaldı.
Ki onlar, Karadeniz'in çehresini değiştirdi.

Melez yeni nesil
Trabzon Atatürk alanında durup biraz çevreye bakarsanız uzun boylu, uzun etekli, uzun bacaklı, başı bağlı sarışın, güzel gözlü kadınlar göreceksiniz.
Onlar, Trabzon'un yeni gelinleri...
Şu ya da bu amaçla Karadeniz'e gelip, "bir Türk'e gönül verip" yerleşmiş kadınlar...
Başlarının bağlı oluşu muhafazakârlıklarından çok, "Ben o bildiğiniz diğerlerinden değilim" mesajı vermek için...
Genellikle yalnız gezmiyorlar; yanlarında kendileri gibi bir yabancı gelin oluyor.
Ve pusetlerinde yeni melez nesli taşıyorlar:
Annelerinin teniyle gözlerini, babalarının kanıyla bakışlarını taşıyan, Türkçe ve Rusça konuşan yeni "Karadeniz harmanı" çocuklar...

İkna çabası
Karadeniz'i gezerken bu evliliklerle de ilgilendik. Evli çiftlerle görüşmek istedik. Ama çoğu ortaya çıkıp konuşmaktan çekindi.
"Nataşa" imajının toplumda yaratabileceği önyargılardan endişeleniyorlardı. Kiminin ailesi hâlâ durumu benimsememişti.
Anlaşılan "yabancı gelin gerçeği" hâlâ tam olarak kabullenilmemişti.
Ancak Hopa'da iki aile, büyük cesaret ve şevkle açtı bize evini...
Karadeniz'in geleceğine damgasını vurabilecek yeni birlikteliklerin içyüzünü anlattılar.
Bugünlerde birçok evde yaşanan manzaranın da örneklerini verdiler.
Yakında Akdeniz'de benzer öyküler dinlemeye, hatta -Putin'in dilediği gibi- "Rus damat"lar ağırlamaya hazır olun.

Tiflis'ten Gürcü Nino, Çeboğlu Ailesi'ne gelin gitti
Gözleriyle anlaştılar

Her şey Sarp kapısının açılmasıyla başladı.
Yıllar yılı aynı denizin karşılıklı sahillerinden birbirini kuşkuyla gözleyen komşular, bu kapıdan geçip meraklı gözlerle etrafı süzdü.
Çeboğlu ailesinin serüveni de böyle başladı. Ailenin tek çocuğu 17 yaşındaki Murat, 1989'da ilk Türk talebe grubuyla tahsil için Tiflis'e gitmişti.
Ne onun daha önce bir Gürcü arkadaşı olmuştu, ne de Gürcü arkadaşları bir Türk görmüştü.
Merakla birbirlerine yaklaştılar.
Yaklaşanlardan biri de Nino'ydu.
Murat 2 yıl sonra yaz tatilinde memlekete döndüğünde sırtında bir gitar, cebinde bir fotoğraf vardı:
Nino'nun fotoğrafı....
"Bu kızla evleneceğim" dedi annesine...
"O zaman oradan buraya çok değişik insanlar geliyordu" diyor annesi Beyhan Hanım... Kuşkulanmış ister istemez... Ama kendisi de Laz'la evli bir Boşnak ve 19 yaşında anne olmuş bir kadın olarak sevgiye inancı sonsuzmuş:
"İyi anlaşıyor musunuz?" diye sormuş, "Evet" yanıtını alınca kuşkuları dağılmış.

'Yapamazsın orada'
Aynı kuşkular "suyun öte yanı"nda da vardı tabii...
19 yaşındaki Nino'nun annesi "Sen nasıl bir ülkeye gittiğini biliyor musun? Yapamazsın orada" demişti.
Din meselesinden kaygılıydılar. Daha önce günübirlik Rize'ye gelmişler, pazarı gezmişler, çarşaflı kadınlar görüp ürkmüşlerdi. Nino şöyle anlatıyor:
"Biz 4 kız kardeşiz. Tiyatro, opera, kütüphane ile büyüdük. Ne örtünmeyi biliriz, ne diskoda eğlenmeyi... 'Bunlara hazır mısın?' dedi annem... Murat'a güveniyordum. Her şeyin üstesinden gelebileceğimi söyledim."
İki aile buluştuğunda geleneklerin aynı olduğunu gördü. Yüzük taktılar, nişan yaptılar.
Nino hiç Türkçe bilmiyordu, gözleriyle anlaştılar.
Her şey iyi hoştu ama, çevre?.. Çevre ne diyecekti?
Nino'nun kayınvalidesi Beyhan Hanım başta bu tedirginliği yaşadığını söylüyor, "Konu komşuya ters geldi" diyor.
Üstelik Nino, "Bana din konusunda baskı yapmayın" diye şart koşmuştu. Yani Müslüman olmaya niyeti de yoktu.
Ama sorun olmadı.
1996'da okul bitip de iki genç, mühendis çıkınca evlendiler.
Nino kilisede mum dikerken kayınvalidesi de yanındaydı. Sonra o, gelinini camiye götürdü. Gelin, Ramazan'da kaynananın iftar sofrasını kurdu. Ve evlilik kısa zamanda oturdu.

Oğlan melez
Nino, bugün sevgiyle sarıldığı kayınvalidesi ile konuşarak ve bol bol gazete, kitap okuyarak 1 yılda öğrendi Türkçeyi...
1997'de Hopa Park Denizcilik Liman İşletmeleri'nde tercüman olarak çalışmaya başladı.
O yıl doğan oğulları Saner'e babaannesi baktı.
Bugün Nino bütün Hopa'nın gözbebeği... Harika Türkçe konuşuyor. Kimin başı dara düşse yetişiyor. Gürcü şoförlerden, turistlere kadar herkesle uğraşıyor.
Evde Türkçe konuşulsa da oğluna Gürcüce öğretiyor.
Saner renkli gözleri, açık teni ile annesinin kopyası...
Açılan bir sınır kapısından, iki komşunun yakınlaşmasından doğan ilk kuşağın meyvesi...

Nino Çeboğlu:
Ters bir bakış bile olmadı

"Doğrusu başta tatsız bir muamele görürüm diye çok korkuyordum. 10 senedir buradayım. Kesinlikle ters bir bakış bile olmadı. Çok sıcak karşılandım. Hiç zorlanmadım uyum sağlamakta... Çünkü Gürcü kültürü buranın kültürüne çok yakın... Orada babaannemle birlikte yaşıyordum, burada da kayınvalidemle bir aradayız. Çok mükemmel bir insan... Tepkilere rağmen bize kucak açtı. Çok destek oldu. O büyütüyor oğlumu...
Hopa'da 10-15 yabancı gelin var. Ukraynalı, Gürcü gelinler... Arada onlarla da görüşüyoruz. Tabii dramlar da oldu. Danışıklı evlenenler, 2 çocukla dönen gelinler oldu. Kamuoyu çoğunu yanlış tanıdı; buraya bavul ticaretine gelen kadınlar çok kültürlüdürler. En az 2 dil bilirler. Biz 4 kız kardeşiz, 4'ümüz de piyano çalıyorduk. Ama ne yazık ki devleti bitirdik. Özel teşebbüs de olmadı. Arada kaldık, her şeyimiz vardı, yoksulluğa düştük.
Tek sorun burada sosyal yaşantının zayıf olması... Elbette operayı, tiyatroyu özlüyorum, ama evde mutluyum. Fırsat buldukça Tiflis'e gidiyoruz. Hopa'dan 400 kilometre, 6 saatlik yol...
Başta endişeli olan ailem de rahatladı. Çok sık gelip gidiyorlar. Murat en sevdikleri damatları şimdi... Ailenin oğlu oldu. Bu sayede Türkiye-Gürcistan ilişkileri de ısındı, önyargılar eridi."

Aile, Olga'yı tek bir şartla kabul etti
'Müslüman olursa kabul'

Onlarınki de yıldırım aşkı...
Olga 5 yıl önce Türkiye'yi merak edip Hopa'ya tatile gelmiş.
Daha taksiden inip Papila Otel'e girerken resepsiyonda görevli 26 yaşındaki Levent Özer'i görmüş.
Tanışıp âşık olmuşlar.
Olga hukuk mezunuymuş, avukatlık stajı yapıyormuş.
Levent, lise 3'ten terk etmiş okulu...
Biri hiç Türkçe bilmiyormuş, diğeri çat pat Rusça konuşuyormuş. Gönül diliyle anlaşmışlar.
Olga dönünce 1 sene ayrı kalmışlar; dayanamamışlar.
Evlenmeye karar verince çevrenin aşırı tepkisiyle karşılaşmışlar.
Levent'in ailesi başka bir gelin düşünüyormuş. Bütün sülale vazgeçirmeye çalışmış. Ama inat etmiş Levent...
Bakmış ikna olmuyorlar, Olga'yı Basköy'e dedesinin yanına kaçırmış. Eski kuşak, gönül işine daha sıcak bakarmış.
Dede araya girmiş. Levent'in babasını arayıp kısmete mani olmamasını istemiş.
"Gelsinler" demiş baba...
Gidip el öpmüşler.
"Müslüman olursa kabul" demiş baba...
Hemen Müslüman olmuş Olga...
"Bütün sülale karşıydı, şimdi hepsi benden çok seviyor gelinlerini..." diyor Levent...
O limanda çay ocağı işletiyor. Olga evde Levent'in ailesiyle yaşıyor, çocuk büyütüyor.
2,5 yaşındaki Kenan, teniyle annesine, bakışlarıyla babasına benziyor. Açık teni dik bakışlarla "yeni kuşak Karadeniz uşağı"nın eşsiz bir örneğini simgeliyor.

Olga Özer:
'İlk başta zorlandım, sonra alıştım'

"Levent çok âşıktı bana... Gözüm hiçbir şey görmüyordu.
Ailemin hoşuna gitmedi tabii... İtiraz ettiler, ama 'Seviyorsan git dene' dediler.
Hiç endişelenmedim gelirken... Ama gelenek göreneklere alışmakta zorlandım. Âdetler, yemek, giyim, oturuş kalkış, saygı hepsi farklı burada... Dili öğrenmekte de çok zorlandım.
Başta ortam kötüydü, istediğim gibi gezip dolaşamıyordum. Artık benimsediler. Yine de çalışmıyorum, evde oğlumu büyütüyorum.
O bir melez: Tipi bana benziyor, huyu babaya..."

Milliyetçi tırmanış yok, fevri davranış var

Herkes Karadeniz'de milliyetçi patlamadan söz ediyor, ama TAYAD'lısından MHP'lisine bunu doğrulayan yok. Karadeniz'in sorunu milliyetçilik değil, işsizlik... Bir de kanına sinmiş fevrilik...


Trabzon'un -birçok başka şeyinin yanı sıra- iki şeyi çok meşhur: Heyelanı ve galeyanı... Heyelanın nasıl felaket getirdiğini önceki gün gördük. Galeyanın sonuçlarını bilenler de Trabzonspor, Kıbrıs Rum Kesimi takımıyla maç yapacağı zaman kaygılanıyor ister istemez...
Son dönemin gözde ismi, "Volkan"...
"Her an patlamaya hazır" bir şehrin erkeği için anlamlı bir tercih...
Fevri insanlar Karadenizliler...
"Birden harlayan" edebi tarzıyla tanınan Nihat Genç, memleketini şöyle tanımlıyor:
"Bu şehir tarihten bugüne, sebebi henüz keşfedilmemiş bir gençlik enerjisiyle mağdurdur. Şehvet dolu bir enerji... Her şeyi kudurmuşçasına yapan bir iştah... Hangi yokuşa tırmansa yamaçları söküp indirir. (..) Meydan parkında gün boyu voltalayan 3 bine yakın işsiz genç vardır. Uzun Sokak'ta bir hadise olsa bu mahşeri kalabalığın oraya toplanması 3 dakikayı geçmez."

Linç girişimi
Geçen nisan tam da öyle oldu.
Uzun sokakta bildiri dağıtan Tutuklu Aileleri Derneği (TAYAD) mensubu gençlerin Türk bayrağı yaktığı yalanı, yerel kanalların tahriki ile 3 dakikada bütün Trabzon'a yayıldı.
Ve 3 bin işsiz genç, 3 dakikada 5 gencin başına üşüşüverdi.
Felaketle sonuçlanabilecek bir linç girişimi son anda önlendi.
Kimine göre bu, "milliyetçi tırmanış" alameti...
Kimine göre ise "Karadenizlinin geleneksel refleksi"...

Yaylada papaz avı
Rize'de yerel bir gazete "Deniz caddesinde bir papaz görüldüğünü" haber veriyor. Şehir semalarında ufo görülmüş gibi bahsediyor "hadise"den... Papaz'ın yaylaya kaçtığı tahmin ediliyormuş. Ülkücüler izini takip ediyormuş. Rize İl Müftüsü "Misyonerler garibanları seçiyor" diyerek tehlikeye karşı uyarıyor bölge halkını: "Bunlara karşı milli birlik ve bütünlüğümüzü koruyalım" diyor.

Kozmopolit yapı
Bölgede bir milli hassasiyet olduğu kesin... Bunun pek çok nedeni var. Trabzon bir zamanlar İpek Yolu'nun en hareketli limanıydı. Kozmopolit bir yapısı vardı.
Fuat Dündar, "İttihat ve Terakki'nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918)"nda (İletişim, 2001), 90 yıl önce Karadeniz'in etnik yapısının yeniden şekillendirilmesini belgeler. Buna göre o dönem Suriye'den sürülen Araplar, Bitlis'te isyan eden Kürtler, Rumeli'den gelen Arnavut ve Boşnak muhacirler bölgeye yerleştirilmiş, buna karşın Rus Harbi'nde yiğitçe savaşan Lazlar ile Gürcüler işgal sonrası iç bölgelere göçmek zorunda kalmıştı.
Kökleri şehrin fethine kadar uzanan bu devinim, günümüzde hâlâ sürüyor. Trabzon hem göç alıyor, hem göç veriyor. 300 bin nüfuslu şehrin 50 bininin Gümüşhaneli olduğu, buna karşın İstanbul'da Trabzon'dan çok Trabzonlu bulunduğu söyleniyor.
Ancak kozmopolit yapı çöküyor. Köyler kente akarken, kentin aydın nüfusu İstanbul'a, Ankara'ya kaçıyor. Nihat Genç'in tanımıyla "Aydın kuşak şehirden kaçtıkça sosyal kültür ağır darbe alıyor; şehir, mafyatik bir delikanlı kültürünün esiri oluyor."

Global, lokale yenik
Trabzon'un CHP'li Belediye Başkanı Volkan (!) Canalioğlu'na göre "Milliyetçi patlamanın nedeni sosyoekonomik sorunlar":
"Trabzon'un asıl derdi işsizlik... Hepimizin ailesinde bir işsiz var. Çoğu diplomalı... Kentte 25 bin işsiz olduğunu sanıyoruz" diyor.
Doğu Karadeniz'de işsiz sayısı 100 bin...
Ayrıca Trabzon terörle mücadelede 132 şehit verdi. Ve her gelen cenaze, öfkeyi büyüttü.
Bütün bunlar bölgedeki milliyetçi refleksin altyapısını oluşturuyor. 1999'da MHP, Trabzon'da 70 bin oy alarak yüzde 12 ile 1. parti olmuştu. 2003'te yüzde 8, 2004'te yüzde 11 aldı.
Kentte 20 bin öğrenci, genç bir enerji yayıyor.
"Anılar kasetçisi"nde, "Müşteri yok" diye yabancı müzik satılmazken en çok Karadenizli sanatçılar alıcı buluyor.
Akademi Kitabevi'nde ise Türkiye'nin pek çok yeri gibi Hitler'in "Kavgam"ı çok satanlar arasında yer alıyor.

Madalyonun arka yüzü
Bunları söyledikten sonra şimdi madalyonun tersine bakalım:
Rize'de birileri papaz avına çıkarken aynı sıralarda Ordu'da "kent âşığı" Enis Ayar'ın girişimi ve Vali'nin çabası ile yıllardır harabe halinde duran Yason Rum kilisesi onarılıp Kültür Merkezi haline getiriliyor. Rumlar kafileler halinde Sumela'ya gelerek hacı oluyor.
Kıbrıs Rum Kesimi'ne maça gittiğinde çoraplarına kadar aranan Trabzonspor'un yöneticileri "Biz de onları burada öyle aratacağız" derken Başkan Yardımcısı Bilgin Aygül, "Rumlardan büyük misafirperverlik gördük. Burada onları aratmayacağız" diyebiliyor.

Karadeniz gibi
Daha da ilginci, linç girişimiyle Türkiye'nin yüreğini ağzına getiren TAYAD'lı gençler bir daha Trabzon'a giremez sanılırken 3 gün sonra aynı meydanda slogan ata ata bildiri dağıtıyor. Kimse bir şey demiyor.
Bunun sırrını herkese sordum. Şu yanıtı aldım:
"Karadeniz insanı denizi gibidir. Aniden parlar, aniden söner. Fevri tepki verse de yelkenleri çabuk suya iner. Bu şehirde en büyük kavga en fazla bir gün sürer."

'Vakfıkebirli olduğumu öğrenince...'

ZEYNEP ERDUĞRUL, Trabzon'daki linç girişiminin orta yerindeki genç kız.... Vakfıkebir doğumlu... KTÜ İktisat'ta okurken tutuklanınca ilişiği kesilmiş. Türkiye'yi ayağa diken linç girişimini anlatması için "olayın geçtiği yer"e gidiyoruz. Halinde, tavrında en ufak bir tedirginlik yok.

İlk kez mi bildiri dağıttınız o gün?
Hayır, yıllardır yaptığımız eylem... Trabzon da eski Trabzon... O günkü, polis provokasyonuydu. İnsanların duyguları kullanıldı. Hareketin ivmesi yükselince önü böyle kesiliyor.

O gün bir şey olacağını hissettiniz mi?
Bekliyorduk, ama bu kadarını değil. 6 Nisan günü çıktığımda 3 sivil polis gördüm. "Ölümleri Durdurun" yazılı önlüklerimizi giydik. İnsanların baktığını fark ettim, ama önemsemedim. Uzun sokakta bildiri dağıttık, Kunduracılar'a dönünce trafik polisi "Siz PKK'lı mısınız?" diye üstümüze yürüdü. Bunun üzerine bir anda vatandaşlar saldırdı. "Pis PKK'lılar" diye tekmeliyorlardı. Aralarında tanıdıklarımız da vardı.

Polisin tavrı nasıldı?
Polis sözde bizi korumaya aldı. Ama kısıldık köşeye... Kalabalık iyice büyüyene dek bir saat beklettiler. "Onlarla ortaksınız" dedim. "Araba bekliyoruz" dediler. Bir yandan da dayak yiyoruz. Gözümdeki morluk o arada yediğim yumruktan oldu.

Polis linç ettirmek istese oradan sağ kurtulabilir miydiniz?
Amaç linç değildi. Bize iyi bir ders verip tüm muhalifleri sindirmekti. Provokasyon olur diye herkes susacak, insanlar eylemlere katılmayacaktı. Nitekim sonra telsizden "O şerefsizleri dövdürttük iyice" diye bir ses duyduk. Emniyet yetkilisi "Teşekkür ederiz, artık dağılalım" diye anons yaptı. Hapishanede önce jandarma sonra gardiyanlar döverek karşıladı.

Mahkeme ne aşamada?
Biz saldırıya uğradığımız halde "polise mukavemet ve toplumda infial yaratmaktan" 4,5 yılla yargılanıyoruz. Bizim şikâyetçi olduğumuz saldırganlar, polisler yargılanmıyor, oradan seçilen 11 kişi 2-6 ayla yargılanıyor.

Sonradan nasıl tepkiler aldınız?
Trabzon'da anket yapıp insanlara o günü soruyoruz. Çoğu bayrak yakılıyor diye duyunca gelmiş, yalan olduğunu öğrenince pişman olmuş. "Reislerimiz 'Bayrak yakıldı' diye telefon etti, bayrakları kapıp geldik, bizi çağıranlar gelmedi" diye yakınıyorlar. Bir tanesi "Orada bir kız Apo posteri açmış" dedi, "Uydurma, o kız benim" cevabı verdim. Kimse "Ben oradaydım" diyemiyor.

Sonra hayat zor olmadı mı?
Emniyet'ten çıkınca polis "Sizi hangi şehre bırakalım?" diye sordu. "Bir yere gitmiyoruz, burası bizim şehrimiz" dedik. Suçlu değiliz ki, haklıyız. Valilik, meydanda basın açıklamasını yasakladı. "Tanımıyoruz" dedik, çıktık. Polis gelmedi. Ve görüldü ki birileri provoke etmezse halk saldırmıyor.

Yani milliyetçi tepki değil miydi?
Onu yaratmaya çalışıyorlar, ama halkın öyle bir refleksi yok. O yüzden arkası gelmedi. Demokratik kamuoyu, ulusal basın tepki gösterince hatalarını fark ettiler. Şimdi ülkücüler bile "Yanlış oldu, gerçek ülkücü bunu yapmaz" diyor. Karadeniz ilginçtir: Vakfıkebirli olduğumu öğrenince ülkücüler bile "Bizim kızımız" diye sahip çıktı.

Trabzon Emniyet Md. Yrd.
'Karadenizli çabuk parlar, çabuk yatışır'

"Linç girişiminde çok daha büyük sıkıntı yaşanabilirdi, ama polis çok duyarlı hareket etti. Öyle olmasa çok daha büyük sıkıntı yaşanabilirdi. Toplum psikolojisine uygun hareket ettik. Ve bu, hadisenin tırmanmamasında etkili oldu. Nitekim 50 TAYAD'lı geçen ay mahkemeye gelip adliye önünde pankart açtı, hiç sorun olmadı. Aynı meydanda basın açıklaması yaptılar, engellemedik. Polis olarak bu tür açılımlar yaşansın istiyoruz.
Tabii olayın yatışmasında, burada Trabzon'un adının kirlenmesinin de rolü var.Bu, frenledi insanları... Saldırmadan önce düşünmeye zorladı. Olaylar kaşınmazsa Trabzon'da bir sorun yok. Karadeniz insanı duygusaldır. Çabuk heyecanlanır, anında tepki verir. Ama anlık tepkidir bu... Aniden kitlesel hale gelebilir. Organize gibi görünür o yüzden... Ama organize değildir. Çabuk da yatışır. Onun dışında ciddi asayiş problemi yok... Suç oranı da Türkiye'nin altında..."

MHP Trabzon İl Başkanı
'Elmaya kurt girmeye görsün'

Trabzon'da milliyetçi yükseliş var mı?
Hayır. Çünkü burada milliyetçilik zaten hep yüksektedir. Karadeniz örfüne, ananesine bağlıdır.

Bu hassasiyetin lince dönüşmesine ne diyorsunuz?
Milliyetçi reaksiyondu bu... Marksist bir örgüt, bölücü örgüte destek veren sloganlarla eylem yaptı. Trabzon halkı da tepkisini gösterdi.

Sağlıklı mı bu tepki?
Trabzon halkının tepkisini ölçmek istediler. Başarsalar yeni olaylar vuku bulacaktı, ama aldıkları cevap buna engel oldu.

Linci sormuştum?
Linç diye bir şey yok. Yapan 5 kişi, etraftakiler 5 bin kişi. Nasıl oldu da birinin bile burnu kanamadı? İsteseler linç ederlerdi.

Papazlar neden endişe yaratıyor?
Bu gezilerin turistik olduğu söyleniyor, ama değil. Devletin hassas birimleri de biliyor bunu...

Nedir asıl niyet?
"Buralar bizimdi" iddiasıyla Pontusçuluk yapıyorlar. Trabzon Pontus devleti 1200'den 1461'e kadar Rumların idaresinde kalmıştır. Ama Trabzon ondan önce de bir Türk şehridir. Pontus'tan kalan Rumların çoğu da göçtü. Şimdi Yunanistan, Batı'nın tahriki ile Trabzon'da bir Rum Pontus devleti hayali içinde... Gelenlerin arasında Batı için çalışan ajanlar var.

Hacca gelenleri de engellemiş olmuyor musunuz?
Trabzon'da pek çok kilise var. Turistler serbestçe gelir ziyaret eder. Ama burada sinsi siyasi amaçlar var. Trabzon halkı muhafazakârdır. Bakın sınır kapıları açılınca kuzeyden gelip bir fuhuş sektörü oluşturdular. Aileler gezemez oldu.

Muhafazakârız diyorsunuz ama bunca kadınla kim yattı?
Elmaya bir kez kurt girmeye görsün, tahribat yaratır.




Sahil yolu, koyları tarihe gömdü
Karadeniz artık Kayadeniz

Gelecek yılbaşı tamamlanması beklenen sahil yolu Karadeniz'i Karadenizliden kopardı. Lakin Karadenizli buna ses etmedi. Çünkü yolun yatırım ve iş getireceği umuluyor. Doğa, bir kez daha geçim derdine feda ediliyor

Sahilde dev kepçeler, demirden bir işgal ordusunun sarı canavarları gibi şahlanmış, kocaman ağzıyla dağdan kopardığı battal kayaları denize döküyor. Nakış gibi işli koylar, kuytuda sakin kumsallar yerle bir oluyor.
Asırlarca bir arada yaşayan Karadeniz ile Karadenizlinin arasına bir Çin Seddi döşeniyor.
Yol, insanı denizden ayırıyor.
Bu ayrılık, yoksulluktan...
Karadenizli iş istiyor. İşi, yol getiriyor. Ama yol, işi getirirken denizi götürüyor. Götürmemesi için arkadan dolaşması gerek. Buna da çok para lazım. Para için, yine yol gerek.
İşte Karadeniz'i bitiren, yoksul ülkelere özgü bu kısır döngü:
Kalkınma için doğayı feda etme yazgısı...

3 milyar dolarlık proje
Karadeniz sahilini katleden projeyi bir Karadenizli başlattı:
Rizeli Mesut Yılmaz...
Ne ilginçtir ki, bitirmek de bir Karadenizliye nasip oldu:
Rizeli Tayyip Erdoğan'a...
10 yıldır hummalı bir çalışma ile Samsun'dan Hopa'ya kadar 530 kilometre çift şeritli gidiş geliş yol yapılıyor. Bunun için deniz 10-15 tonluk kayalarla dolduruluyor, sahile viyadükler kuruluyor, tüneller kazılıyor.
Yolun maliyetinin kilometrede 5-6 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Yani toplam maliyet 3 milyar dolar civarında...
2006'da bittiğinde, bugün 6 saatte gidilen Samsun-Trabzon arası 3.5 saate inecek. Ve umulan o ki, açılan yol, bölgeye yatırım, turist ve ekonomik canlılık getirecek.

Tepki yok
Peki Karadenizli ne diyor bu işe?
Hiçbir şey!..
Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, "Otoyol içime sinmiyor. Karadeniz'i kaybettik" derken Karadenizli susuyor.
Tek tük tepkiler var tabii... Başta ses çıkarmasa da, ilk denize girdiği sahillerin yok oluşunu gören kimi Karadenizliler eyleme kalkışmış.
En bilineni, geçen hafta kaybettiğimiz "çevre şehidi" Cihan Eren... Doğduğu Fındıklı'dan geçecek sahil yolunu durdurmak için hukuk mücadelesi başlatan avukat Eren, tam keşfin yapılacağı gün silahlı saldırıya uğramıştı. Yürütmeyi durdurma kararını öğrenemeden vefat etti.
Eynesil'de, Arhavi'de Tirebolu'da direnişler oldu.
Ordulular, daha yol inşaatı başlamadan kampanya başlattı. Yürüyüşe Vali de katıldı. Zeki Özen'in, Ordu Olay gazetesi, "Ey Türk gençliği! Birinci vazifen sana bırakılan doğal mirası korumaktır" manşetiyle çıktı. Sonunda yolun arkadan dolaşması kararlaştırıldı. Ordu, kurtarıldı. Ama diğer dantel koylar beton doldurulup sahil yok edildi.

Karadeniz göçüyor
"Denizimizi kaybettik" diyen Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu, Karadenizlinin suskunluğunu şöyle açıklıyor:
"Karadeniz insanı virajlarda gidip gelmekten bıkmıştı. Yolun yatırım getireceğine inandı. Dönüş yok artık... Günahıyla sevabıyla bitsin, ki biz de oraları yeşil alan yapalım."
Bölgenin ekonomik rakamları Başkan'ı doğruluyor...
Karadeniz, nüfus artış hızı en düşük bölge... Bu da yoğun göç alameti... Geçen nisanda, MGK da buna dikkat çekti. Son 5 yılda Batı Karadeniz'den 450 bin kişinin göç ettiğini saptayan MGK, "Karadeniz göç vermede kritik eşiği aştı. Toplumsal olayların temelinde yoksulluk var. İç göçün önlenmesi için acilen kalkınma adımları atılmalı" dedi.
Trabzon Esnaf ve Sanatkârları Odaları Birliği de her yıl artan sayıda esnafın kepenk indirip göç ettiğini bildiriyor.
Trabzon, sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasında 81 il içinde 38. sırada yer alıyor. Nüfusunun yarısı hâlâ köylerde yaşıyor.
Doğu Karadeniz'de tarım dışı işsizlik oranı yüzde 16...

Hamsi bitiyor
Başkan Canalioğlu, "Trabzon'un geleceği 3 T'de... Yani tarım, turizm ve ticarette" dese de bunların üçünde de sorun var:
Tütün ekimi yıldan yıla geriliyor.
Fındık üreticisi hâlâ geçen yılki donun zararını telafiye çalışıyor.
Geçen yıllarda 50 bin tona kadar yükselen hamsi üretimi 10 bin tona kadar geriledi. 1300 balıkçı teknesi kirlilik ve yanlış avcılık nedeniyle mesleğini kaybetme noktasında...
Geçen yıl bölgeye 1 milyon turist geldi, ama otel yokluğundan kalamadı. Fuhuş için açılan otellerin kapısında "Satılık tesis" levhaları okunuyor.
Üniversiteli "Esnaf bizi kazıklıyor" diye alışveriş yapmıyor.
Dünün cıvıl cıvıl Rus pazarı bugün Çin mallarının satıldığı ölü bir çarşıya benziyor.
İşte yol, bunca yoksulluğun çaresi olarak görünüyor.
Suskunluk, bu umuttan...

Beton ormanı
Gerçi Karadeniz'de çevre duyarsızlığı yeni bir şey değil... Bölgeyi yoldan çok önce sahildeki çirkin yapılaşma bitirmiş. Dağla deniz arasına çok katlı evlerden bir beton ormanı dikilmiş.
Her kentte bunun acısını çeken birkaç çevre gönüllüsü var.
Ordu'da Enis Ayar, şehri için ağarttığı saçlarıyla 40 yıl sonra, 40 yıl önceki Ordu'ya ulaşabilmenin mücadelesini veriyor.
Artvin'in "Neşe ablası", Neşe Karahan, Doğu Karadeniz'in ladin ormanlarını tehdit eden Cerattepe bakır madenini engellemek için bir avuç gönüllüyle çırpınıyor. Ama bu çabalar, ne denizin kirlenmesini ne balığın tükenmesini ne sahillerin katledilmesini engelleyebiliyor.

Denize küs
Bir liman kenti olmasına rağmen yüzünü ormana dönmüş Karadeniz, denizine küs...
Üstünde takalar bile görünmüyor. Sahil ulaşımı sıfır... Balıkçılık can çekişiyor.
Dünyanın hangi denizi bu kadar ıssız, bu kadar yalnızdır ki...
Hırçınlığı, çırpınması ondan belki...
Nehirler de öyle...
Dünyanın en süratli akan 10 nehrinden biri kabul edilen Çoruh'a ilk gerdanlık daha yeni takıldı. Yılda 450 milyon kilovatsaat enerji üretecek Muratlı Barajı haziranda açıldı. Konakları, sokaklarıyla baraj suları altında kalan Muratlı'nın minaresi, bölgenin ilk enerji yatırımının simgesi gibi duruyor.
Karadeniz, yüzü günbegün çirkinleşen iyi bir insan gibi; içine girdikçe cazipleşiyor... Sevimsiz, ışıksız, betonlaşan kıyılardan ormana yöneldikçe, dağlara yükseldikçe, evlere girdikçe güzelleşiyor.

'Ağlamayı bırakıp para kazanmaya bakalım'

Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şadan Eren'le kentin sorunlarını görüştük:

Ticaret çok canlıydı Karadeniz'de... Ne oldu?
- 1990'larda kapı açılınca canlandı ticaret. Bu canlılık 98'e kadar sürdü. O sayede 94 krizini bile hissetmedik. Ama 1998 Rusya ve 2001 Türkiye krizleri ile sarsıldık. 2004'te fındıktaki don, bölgeyi sıkıntıya soktu. Sırf bundan Doğu Karadeniz'in kaybı 750 trilyon lira... Bu yıl mahsul iyi ama geçen yılki zararın ancak yüzde 40'ını telafi eder.

Bavul ticareti?
- Öldü. Ruslarla ticaret resmi rakamda 100 milyon dolar görünse de 4-5 katıydı aslında... Bavul ticareti zaman içinde resmi ticarete dönüştü.

Rusya'nın domates ve sebze ithalat yasağı?
- Çok zarar verdi. 50 milyon dolarlık kayıp vardır. Oysa Rusya'ya 200 milyon dolarlık ihracatımız var buradan...

Balık?
- Eski kazanç yok. Yasaklar yüzünden misafire verecek balık bulamaz olmuştuk. Neyse ki balıkçılar küçük hesabı bıraktı artık...

İşsizlik?
- Büyük sorun. Karadeniz'de 37 bin işsiz var. Kriz sonrası arttı. İnsanlar çok tok değil ama aç da değil. Hâlâ köyünden geçiniyor çünkü...

Turizm?
- İstediğimiz seviyede değil. Bu ara İsrail'den çok turist gelmeye başladı. İran da ilgili... Trabzon-Tebriz otobüs seferleri koyacağız.

Bu sorunları nasıl aşacaksınız?
Krizde Trabzon için kısa, orta ve uzun vadeli plan yaptık. Kısa vadede sıcak para girişi için Trabzon'da kongre konferans turizmini geliştirmeyi, orta vadede burayı sağlık merkezi haline dönüştürmeyi, uzun vadede ise bir sanayi şehri haline getirmeyi planlıyoruz.

Sanayi teşvikleri?
- O sayede işsizlik azaldı biraz. Beylikdüzü'ndeki organize sanayi bölgesinde arazi tahsisine başlıyoruz. 25-30 kuruluşta 1500-2000 kişiye istihdam yaratabileceğimizi umuyoruz.

Sahil yolu?
- Denizi gömdük, bir güzelliği kaybettik, ama burası bir ticaret şehri ise yola ihtiyacımız vardı. Deniz ticareti yoksa, Trabzon-Samsun karayolu da 6 saatse Trabzon nasıl ticaret merkezi olabilirdi? Şimdi yol kısalacak, ticaret canlanacak. Ağlaşarak bir yere varamayız, para kazanıp başka tarafları güzelleştirelim.

Yeni projeler var mı?
- GAP'ı Karadeniz'e bağlama projesi var. Demiryolu da olabilir. GAP'ta üretileni, burada işleyip eski Sovyet cumhuriyetlerine satacağız.

Nihat Özdemir:
Eleştiriler haksız değil

Nihat Özdemir hem Müteahhitler Birliği'nin eski Başkanı, hem de Karadeniz sahil yolunun 12 müteahhidinden biri... İğdere-Çayeli ve Espiye-Çarşıbaşı arasını onun şirketi yapıyor.Buna rağmen "Tepkiler yerden göğe haklı. Ama bu yola da ihtiyaç vardı" diyor.

Sahili yok etmeden yol yapmak mümkün değil miydi?
- Mümkündü tabii... İçeriden geçebilirdi. Bunun dünyada örnekleri var: Fransız Rivyerası, Nice, Cannes, St. Tropez'de yol tamamen içeriden, İtalya sahillerinde dağdan geçirilmiştir. Kılçık yollarla kentlere iner.

'Yol medeniyettir'
Karadeniz böyle yapılamaz mıydı?
- Yolu dağdan geçirip kılçık yollarla içeri bağlamak mümkündü. Ancak ormanla kaplı dik yamaçlı dağlara tünel açıp viyadük yapmak, maliyeti km başına 15-20 milyon dolara çıkarırdı. Karayolları, bu maliyet farkından dolayı sahil yolunu tercih etti. Karadeniz'in dalga yüksekliği nedeniyle yol yüksek yapılınca da ne yazık ki halkla deniz arasına set çekilmiş gibi bir intiba doğdu.

Hiç olmazsa bir kısmı kurtarılamaz mıydı?
- Tirebolu, Sarayköy gibi birkaç noktada plajlar kaybolmasın diye tünelle içerden geçildi. Ama bu, ek maliyet yüzünden fazla yapılamadı. Yol, ağırlıkla sahilden geçti.

Plajlar da kayboldu.
- Evet, ama bir teselli var: Giresun'da, Rize'de mahmuzlar konarak birçok plaj meydana getirildi. Yeni modern balıkçı barınakları yapıldı. Bundan sonra sahil yolunun çevre güzelleştirilmesi için belediyelere görev düşüyor. Yeni rekreasyon alanları yaratarak geçitler kurmak, Karadenizlinin denizle ilişkisini yeniden sağlamak lazım.

Yol ne getirecek?
- Yol medeniyettir. Ekonomi canlanacak. Gürcistan'la ticaret imkânı doğacak. Yatırım ve turizm artacak.

'Demiryolu eklenebilirdi'
Turist denize gelir, ama biz denizi yok ettik.
- Ama Karadeniz'de deniz mevsimi ancak 2 ay sürüyor. Güneyde bu, 5-6 ay... Asıl cazibe yaylalar ve tarihi alanlar... Ama bölge halkının denizden mahrum kaldığı şikâyetine hak veriyorum.

Proje sizce iyi mi?
- Yolu 2 şerit gidiş, 2 şerit geliş şeklinde yaptık. Oysa mademki bu yol yapıldı, biraz daha uzun vadeli düşünülüp 3'er şerit yapılabilirdi. Çünkü inanıyorum ki 10-15 sene sonra bu yol yetmeyecek ve deniz tarafına veya içeriye bir şerit eklenmek zorunda kalacak.
İkincisi, madem deniz seviyesinde bu yolu yaptık, çok az bir maliyeti daha göze alıp Samsun'dan Sinop'a kadar bu yolun yanına bir de demiryolu eklenebilirdi.

Neden düşünülmedi?
- Bürokrasi içindeki koordinasyon eksikliğinden... Biri Karayolları'nın sahasına giriyor, diğeri Devlet Demir Yolları'nın...

BİTERKEN

Derdi tasası, yolu yaylası, gelini kaynanası ile bir haftadır sürdürdüğümüz Karadeniz turumuz burada sona eriyor.
Dizi boyunca bana yok olan plajlarının son fotoğraflarını yollayan, "Yurtdışındayız, ama Karadenizliyiz" diye mesaj atan, Trabzon'un bir dönem Rum olsa da ezelden bir Türk şehri olduğu konusunda uyaran, ayrıca destek verip kutlayan Karadenizlilere teşekkür ederim.
Tüm sorunlarına rağmen orada gördüğüm yakınlığı, sıcaklığı hiç unutmayacağım.
Kullanıcı avatarı
devrim
Trabzonspor Üye No:13429
 
İleti: 2010
Kayıt: Cmt Eyl 16, 2006 2:55 am
Konum: Trabzon

İleti devrim » Pts Ekm 01, 2007 5:49 pm

TBMM Şiddeti Araştırma Komisyonu Uzmanı Adem Solak, cezaevindeki 18 yaş altı gençlere yönelik yaptıkları anket çalışması sırasında Trabzonlu gençlerin yüzde 56'sının birine şiddet uyguladıktan sonra ağladıklarını söylediklerini belirtti. Solak, "ağlarım, üzülürüm" diyenlerin Türkiye ortalamasının ise yüzde 30 olduğunu söyledi.

TRABZON- Hayatboyu Eğitim Gelişim Derneği 2. Başkanı ve TBMM Şiddeti Araştırma Komisyonu Uzmanı Adem Solak, aralarında Hrant Dink'in katil zanlısı O.S. ile Trabzon'daki rahip Santoro cinayetinin hükümlüsü O.A'nın da yer aldığı 18 yaş altındaki tutuklu gençlerle suçun gerçek nedenlerini ortaya koymaya yönelik bir anket çalışması yaptı.

AA'nın haberine göre Solak, Trabzon Gazeteciler Cemiyeti'nde düzenlediği basın toplantısında, TBMM Çocuk ve Gençlerdeki Şiddeti Araştırma Komisyonu'nda, dernek adına görev aldığını belirtti. Türkiye'nin 20 ilindeki cezaevlerinde bulunan 18 yaş altındaki gençlere yönelik 28 soruluk anket çalışması yaptıklarını ifade eden Solak, ''Çalışmayla suçun gerçek nedenlerine ulaşılmaya çalışıldı. Türkiye genelinde illerin şiddetle ilgili özelliklerinin sosyolojik anlamda birbirinden farklı olduğu gözlendi'' dedi.

"TRABZON DAHA FARKLI"
Anketin Türkiye ve Trabzon sonuçlarının karşılaştırıldığında farklılık gösterdiğini vurgulayan Solak, şunları kaydetti: ''Cezaevindeki gençlerin yüzde 30'u, Trabzon'da ise yüzde 44'ü sokakta kendisini tehdit altında hissettiğini söyledi. Türkiye genelinde gençlerin yüzde 15'i ev, yüzde 31'i sokakta, Trabzon'da ise yüzde 25'i ev, yüzde 47'si sokakta şiddete maruz kaldığını belirtti. Trabzonlu gençlerin yüzde 64'ü anne ve babanın şiddetli davranışlar sergilemesini kesinlikle şiddetin kaynağı olarak görürken, Türkiye'de bu rakam yüzde 44'dür. Aile içi şiddet düzeyi, Trabzon'da Türkiye ortalamasının oldukça üzerindedir. Aile içi şiddetin baba ile çocuklar arasında daha fazla görüldüğü, ayrıca kayda değer bir konudur. Fiziksel şiddetle Trabzon için en çok karşılaşılan yerler, sokak ve ev ortamıdır.''

MİLLİ DEĞERLERE HAKARET KAVGA NEDENİ
Suçların artış nedeni olarak, ''toplumda acımasız olanların daha çok saygı gördüğüne inanılması''nı görenlerin oranının Türkiye için yüzde 64, Trabzon için yüzde 81, ''dini değerlerin ihmal edilmesi''ni görenlerin oranının ise Türkiye geneli için yüzde 68, Trabzon için yüzde 94 olduğunu belirten Solak, ''milli değerlere hakaret edildiğinde şiddet uygulanabileceği'' görüşüne ise Türkiye genelinde gençlerin yüzde 78'inin, Trabzon'da yüzde 88'inin katıldığını söyledi. Trabzon'da şahsa karşı işlenen suçların mala karşı suçlardan daha fazla olduğuna dikkati çeken Solak, ''Ancak genel olarak değerlendirildiğinde, batı illerindeki suç oranları Trabzon'dan 2 kat fazladır. Bu durum ilimize yönelik medyatik değerlendirmelerin çok bilimsel olmadığını ortaya koymaktadır'' dedi.

''TRABZONLU GENÇLER KAVGADAN SONRA AĞLIYOR''
Trabzon insanının çok acımasız, katı gibi gösterildiğini ancak bu durumun hiç de düşünüldüğü gibi olmadığını kaydeden Solak, şunları söyledi: ''Şahsa yönelik şiddetin diğer illere göre çok yüksel olduğu Trabzon'da 'birisi ile kavga ettikten sonra hangi duyguyu taşıdığı' sorusuna verilen yanıt çok ilginçtir. 'Ağlarım, üzülürüm' diyenlerin Türkiye ortalaması yüzde 30 iken, bu oran Trabzon için yüzde 56'dır. Bu durum açık olarak gösteriyor ki Trabzon insanı daha insancıl, duygusal yapıya sahiptir. Buna rağmen, şiddetin fazla olmasını, eğitimde, kültürel özelliklerde aramak gerekir. Aileler, okullar ve tüm ilgili kurumlar bu özelliği iyi anlamak zorundadır.'' Hayatı anlamsız boş bir alan olarak görenlerin oranının Türkiye'de yüzde 9, Trabzon'da ise yüzde 45 olduğuna işaret eden Solak, ''Trabzon gençliği giderek bir anlam arayışına, bir boşluk duygusuna sürüklenmektedir. Bu, sıkıntının temelidir'' dedi.

HRANT DİNK VE RAHİP SANTORO CİNAYETİ ZANLILARI
Hrant Dink ve rahip Santoro cinayetlerinin zanlılarına da bu anketin uygulandığını belirten Adem Solak, şunları söyledi: ''Belki bu çalışmanın en düşündürücü sonucu, zanlıların verdiği cevapların Trabzon ortalamasıyla örtüşmesidir. Sıra dışı olayların içinde bulduğumuz 2 genç, suçun kıyısında dolaşan yüzlerce gençten çok farklı değil. Bu durum bizi düşündürmeli, bölgemiz insanını araştırmaya, anlamaya yöneltmelidir. Geçici günlük tedbirlerle suçun azaltılmayacağı artık anlaşılmalıdır.''

Türkiye'nin, çocuk suçlarında artış hızı yönünden dünyada birinci sıraya yükseldiğini savunan Solak, şöyle devam etti: ''Ciddi, kapsamlı, kalıcı tedbirler alınmazsa gençlik bunalımları toplumda sosyal dengeleri bozucu bir suçluluk çıkmazı meydana getirebilir. Çocukları ve gençleri şiddet, saldırganlık ve suç eğiliminden alıkoymakla yükümlü olan kurum ve kuruluşlar, görevlerini yeterince yapamamışlardır. Sosyal Hizmetler, Milli Eğitim, Emniyet ve Denetimli Serbestlik Şube Müdürlükleri ile sivil toplum örgütleri ortak çalışmalara girmelidir.''

ZANLILAR O.S. İLE O.A'NIN BENZERLİKLERİ
Bir gazetecinin ''Rahip Santoro ile Hrant Dink cinayetlerinin zanlıları arasında bir benzerlik olup olmadığı'' sorusuna Solak, ''Bu gençler arasında temel benzerlikler var. İkisi de okulda ve ailede sıkıntılı, kırsal kesimden şehre gelip kent kültürünü özümsemede sorunlu. İkisinde de anlam arayışı var. Bu durumdaki kişiler toplumsal meselelerle ilgili gruplar içinde olmaya yatkındırlar'' yanıtını verdi. Trabzon'da Emniyet Müdürlüğü'ne her gün ortalama 25 kavga ihbarı yapıldığına dikkati çeken Solak, ''Bu yılda 9 bin kavga, bilinmeyenlerle birlikte yaklaşık 15 bin kavga oluyor demektir. Bu özelliği birilerinin kullanması normaldir. Doğu Karadenizli gençler gelecekte de kullanılmak istenebilir. Ancak hala tedbir alındığı kanaatinde değilim'' dedi.
Kullanıcı avatarı
devrim
Trabzonspor Üye No:13429
 
İleti: 2010
Kayıt: Cmt Eyl 16, 2006 2:55 am
Konum: Trabzon

İleti Angona » Sal Ekm 02, 2007 11:27 pm

Planlı Türkü

Son 20-30 yıldır, TV ve ana akım medyada bolca gördüğümüz bir tip yaratıldı: Cahil “sanatçı”.

Cahil “sanatçı” hemen her gün aklımıza gelebilecek her iletişim aracından fırlayarak beynimizi iğdiş ediyor.

Ciddi olan hemen her şeye “O da nedir? Ben anlamam öyle şeylerden” demekten utanmıyor. Bilgisizliğini üstüne basa basa beyan etmeyi marifet sayıyor. Kakara kikiri yapıyor, adeta biri tarafından sürekli gıdıklanıyor. Yöresel ağzın, şivenin şiirini yok ediyor, sadece kaba konuşuyor. Bilgili olanla dalga geçiyor. Terimleri ısrarla yanlış telaffuz ediyor ve buna en çok kendisi gülüyor. Okumuyor, öğrenmiyor, sığ yaşıyor, sığ olana tutunuyor.

Bu tip meşhur insan olmak için et, but, müzik, yöresellik, vatanseverlik, din, sevgi, ölüm gibi en kolay dikkat çekecek fiziksel, kavramsal, duygusal öğeleri her koşul ve fırsatta kullanmaktan utanmıyor.

Cahil “sanatçı”nın yolu, sanatçı sıfatının hakkını teslim edenden yüzseksen derece farklı. Yaptığı işte ve duruşunda öğrenmeyi, kaliteyi, emeği, bilgiyle üretimi, bilerek konuşma kaygısını her zaman en son sıraya koyuyor ya da tamamen yok sayıyor. Günlük yaşıyor, tembelliği seviyor, evrensel olanı reddediyor, sorumluluk almaya üşeniyor.

Bu tipin parasızlıktan çıkardığı ders “paraya giden her yol mubahtır” oluyor, eğitimsizlikten çıkardığı ders ise bilgisizin bilgiliden çok daha kolay kabul göreceği!

Bir anda akıl kumkuması kesilebilme, kendini topluma mesaj verecek konumda hissetme, atıp tutmayı çok sevme, kendisini bir kitlenin, bir halkın temsilcisi olarak görebilme gibi çarpık ruh hali onu ummadığı yerlere taşıyabiliyor. Cahilleştirme konusunda uzman olan şu mevcut düzenin çarkını işletenler, parayı pek çok seven, derin düşünmeyi reddeden ve güne nasıl ucuz kahraman olurum cinliğiyle başlayan bu ne oldum şaşkını tiplere kolayca şekil verebileceklerini pek iyi biliyorlar. Sistem ve cahil “sanatçı” birbirlerini kullanıyor, şişiriyor ve birbirlerini üretiyor. Bu noktada çok iyi yürüyen bir işbirliği içindeler.

Karşımıza sadece “sanatçı” değil, Karadenizlilik dahil üstüne beş numara bol gelen her kılıkta çıkan bu modeller Karadeniz’in bünyesinde palazlandırılıyor şimdilerde.

Aklı başında Karadenizli dururken, o başı dik, gönlü güvercin, bilgi açı sanatçılarımız dururken, uydurma sorunların borazanlığını yapmak yerine yöresinin hakiki sorunlarıyla uğraşan insanlarımız dururken İsmail Türüt ve benzerleri Karadenizi temsile soyunabiliyor. Ve bizler dur demiyoruz. Bu cehaleti, bu çarpıklığı, bu yalanı ve dolanı suskun kalarak bir şekilde sahipleniyoruz.

Neden onlara hak ettikleri gibi seslenmiyoruz ve demiyoruz ki?

Size sanatçı denmez çünkü sanatçı sorumluluğunu taşımıyorsunuz.
Üretken denmez çünkü üretmiyorsunuz.
Sevilemeyeceksiniz, çünkü nefreti ve ırkçılığı besliyorsunuz.
Öldükten sonra saygıyla anılmayacaksınız, çünkü sanata ve insana saygısızsınız.
Çalışmalarınız dilden dile aktarılmayacak çünkü sadece yozlaştırıyorsunuz.
Hiç bir söyleminiz tarihe aydınlık bir not olarak düşülmeyecek çünkü karanlıkta yaşıyorsunuz.
Sorumsuz insanlar olarak kalacaksınız belleklerde çünkü ne yörenizin ne de dünyanın başını almış giden sorunlarıyla ilgilenmiyorsunuz.
Aç gözlü olacak adınız çünkü kardeşliği, barışı, parayı, vatanseverliği, ölümü, dirimi ve yöresel olanı hiç doymadan tüketiyor, miras yiyorsunuz.

Sizleri yöresel veya evrensel tarihin bir yerine yazılacaklarsa eğer, “sanatçı” olarak değil “lafını bilmez cahil bir adam” olarak yazacaklar.


Bahriye Şengün - Karadeniz Fikir Platformu
Angona
Trabzonspor Üye No:18153
 
İleti: 3500
Kayıt: Per Kas 02, 2006 3:00 am

İsmail Türüt ve "plan yapmayın plan" röprtajı

İleti Angona » Çar Ekm 03, 2007 2:53 am

Gülsen İşeri İsmail Türüt'ü ve "plan yapmayın plan" adlı şarkısını Karadenizli sanatçılara sormuş.

MİRCAN KAYA

Karadenizli olarak, İsmail Türüt'ten utanç duyuyoruz


Batum göçmeni Megrel bir ailenin kızı olarak Karadeniz'in bir dağ köyünde başlamış Mircan Kaya'nın yaşamı. Geleneksel türküler söyleyen Kaya, doğduğu o dağ köyünden barış türküleri söylüyor Karadeniz kokan... Bir Karadenizli olarak rahatsızlığını dile getiriyor...

»İlk olarak İsmail Türüt ne kadar Karadenizli diye sorsam?

Desem ki kendisini bir kez bile dinlemedim, inanır mısınız? O kadar uzak bir kişilik bana. Ne müziğini bilirim, ne kendisi hakkında kafa yormuşluğum vardır. Ancak misafir olduğum evlerde (çünkü kendim çok az televizyon izlerim) zap yapan ev sahiplerinin televizyonlarında adının İsmail Türüt olduğunu bildiğim bir adam görmüşümdür zaman zaman. Zaman zaman, Doğu Karadeniz'e yaptığım gezilerde, katıldığım meclislerde, insanların kendisinden utançla söz ettiğini duymuşumdur: Utanıyoruz. Böyle bir adamın bizi temsilen televizyonlarda boy göstermesinden utanıyoruz.

İsmail Türüt, kendi kimlikleri, geçmişleri hakkında en küçük bir bilgi kırıntısına sahip olmayan, bellek kaybına uğramış, aşırı milliyetçi tavır ve söylemleriyle şiddeti destekleyen ve asıl bölücülüğü kamçılayan, insanlıktan nasibini almamış ve dünyanın her yerinde bulunan ve bulundukları için ve soyları tükenmediği için savaşlara yol açan, güç ve iktidar hırsından gözleri dönmüş canavarları temsil ediyor diyeceğim ama öyle de değil. O, aslında bu sözleri bir araya getirebilecek biri değil. Alet ediyor kendini. Ruhunu bu canavarlara teslim etmekle kestirme yoldan sağlayacağı çıkarlar onu sarhoş etmiş.

»Bu kültürsüzlük nasıl yayıldı peki? Bir arada yaşamaya tahammül edemeyen güçlerin varlığı mı bu noktaya getirdi?

Karadeniz'in sorunu türküler veya türküyle siyasallaşma değil. Her şeyden önce, çok ciddi bir kültürsüzlük sorunu var. Lazlar, Megreller, bu bölgede yaşamıyorlar mı ezelden beri? Fıkralara konu olan şu ünlü Karadeniz aksanı nereden gelir? Hangi başka alfabeler ve diller zorlar bu insanların Türkçesini? Bir Ermeni ile bir Laz'ın ne farkı vardır? Bir Gürcü ile Bir Kürt'ün? Etnik çeşitlilik kültürel zenginlik olarak algılanmalı ve saygıyla kabul görmelidir. Bizim koruyamadığımız etnik diller veya kültürel miras UNESCO gibi kuruluşlar vasıtası ile koruma altına alınıyor

»Alenen ortada duran bir gerçek var. Bir şarkı ve şarkıda bir cinayete övgüler taşıyan sözler ve klip... Nereye gidiyor insanlık?

Sanıyorum burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerek. Birincisi, böyle bir şiirin yazılıp, sanat dalları arasında en ulvi ve doğrudan insana ulaşabilen en etkili olanı müziğin alet edilerek insanların suça, suçluyu haklı göstermeye teşvik edilmesidir. Kasıtlı ve etik olmayan budur bence. İkinci konu, yani, internette bu parça ile ilgili küplerin yayınlanmasına gelince, bu ayrı bir konu. Gerekli gereksiz pek çok bilgiye ulaşılabilen internetin aslında kitleleri kolayca etkileyip yönlendirebilen televizyona karşı en etkili silah ve alternatif olduğunu düşünüyorum. Örneğin, internet üzerinden bahsi geçen parçayı dinlemek veya klibini izlemek için bunu bilinçli olarak seçmeniz gerekir. Aynı şekilde, bu olay karşıtı pek çok yazıya ve protestoya da internetten erişebilirsiniz.

İnsanlığın nereye doğru gittiği konusunda diyebilirim ki hiç bir yere gitmiyor. Ezelden beri böyleydi. Nietzsche'nin sözleriyle, evrensel kültürün çöküşüyle insan iğrençleşip en sonunda maymunlaşma derecesinde vahşileşebilir.

Kişi aklının elverdiğince, ne yaparsa yapsın kendince iyi olanı yapar. Bu durumda, cehalete karşı mücadele verirken acımasızlık tuzağına düşmemek gerek. Karadeniz'in başka bir yüzü bana kalırsa hâlâ dokunulmamış dağlarında ve köylerinde saklıdır. Kentsel alanları beton yığınları altında ezilmiş, bölgede her şeyin üstünde egemen güç olan doğayla aşık atarcasına giderek çirkinleşen karanlık gölgelere dönüşmektedirler. Bu alanlar kültürel açıdan tam bir yozlaşma yaşayan bölgenin durumunu yansıtmaktadırlar.

Samast deyince aklımıza Karadeniz değil benzer zihniyeti taşıyan tüm oluşumlar gelmelidir. Ne Türüt, ne de Samast, Karadeniz'in genelini temsil edemezler.

Kişisel duyarlılığım ve yargım yanılmaz değildir hatta yanlış, kaba saba bile olabilir. İnsanlık dışı, akıl almayan pek çok olay yaptıranlarla onları uygulayanların aynı olmadıkları düşüncesiyle hafifletilir.

»Bu, suçu işleyeni yargılamamayı mı gerektirir?


Kişisel duyarlılığım, başkalarının acı çektiğini anlayabilmeli, başkalarının penceresinden bakabilmeli ve acımasızlık tuzağına düşmemeliyiz, diyor. Merhametsiz bir dünya çekilmez çünkü. Müziği, batıda pek çok müzisyenin yaptığı gibi barış, kardeşlik, yoksulluğa, açlığa ve haksızlıklara son vermek gibi yüksek amaçlar için kullanmalıyız.



İBRAHİM KARACA (ŞAİR)

Bu türkücüler hangi 'plan' için nefes tüketiyor?


Karadenizli muhalif bir şair İbrahim Karaca. Onu daha çok Grup Yorum için yazdığı şiirleriyle biliriz.1960 yılında Rize'nin bir köyünde doğan Karaca, halk kültürü araştırmalarıyla da dikkat çeken bir isim. Kendisine bu tartışmayı sorduğumuzda "Gözlerinin önüne çekilen vatan-millet desenli jön onları mehter marşlı uzun bir ortaçağ yolculuğuna davet ediyor" diyor ve devam ediyor... 'Plan Yapmayın Plan' adlı şarkının her bir cümlesine yanıt vererek yanıtlıyor soruları...

"Plan yapmayın plan gitmez Karadeniz'de / Kahpelik yalan dolan tutmaz Karadeniz'de"

Evet, şarkı kılığında kusulan bu sözler aslında bir plan yapıyor kendi içinde. Kahpeliklerin Karadeniz'de tutmayacağını söylese ne gezer, kusanlar zaten böyle bir paranoid-şizofren ruh hali içindeler. Bir yanda onlar var, bir yanda 'kahpeler'. Bölücülükten söz edeceksek bu ülkede bölücülüğü de en başta bu gibi yönlendirmelerden vazife çıkaran "kahramanlar" yapacaktır. Utanmadan, arlanmadan, açıktan saldırarak, insana ait ne varsa kırıp dökerek. Bu ruh hali onları öyle bir noktaya getirmiştir ki, açlığa karşı yürüyüşe geçen işsizlerin de plan yapan katli vacip vatan hainleri olmaları kaçınılmazdır. Öyle bir ruh hali içindedirler ki, beyinlerine yüklenen data ne ise onu dışa vuruyorlar... işin kötüsü, bunun farkında değiller. Gözlerinin önüne çekilen vatan-millet desenli fon onları mehter marşlı uzun bir ortaçağ yolculuğuna davet ediyor.

"Ne Conisi ne Rusu pusu kurmasın pusu / Bölücülük borusu ötmez Karadeniz'de"

Karadeniz'de ne olmuş da bu laflar söyleniyor? "Biz Trabzon'u bu hale getirmek için tam oniki yıl uğraştık" diyen hatırlı kişilerin daha fazla konuşmalarını isteyelim. Hangi hale getirmek için uğraşmışlar? Karadeniz işgal altındaydı da bir kurtuluş savaşı mı vermişler? İşgal altında yaşayan ülkelerde ortaya çıkan işbirlikçilerin hep kuru-sıkı sallayan milliyetçilerden olmaları rastlantı mıdır? Güce tapan, güçlünün yanında olmaktan hoşlanan, onun kanatları altında sağa sola saldıranların düşlediği bir hayat hayat mıdır? Bölücülük borusu denilen boru 'şarkı' kılıklı bu zırıldanma olmasın sakın.

"Bırakın çan çalmayı Ermenici olmayı/ Millet böyle dolmayı yutmaz Karadeniz'de / Ogün öyle desinler bugün böyle desinler / Fatihalar Yasinler bitmez Karadeniz'de"

Bizim Kürt arkadaşlarımız var, Kürtçü değiller. Ermeni arkadaşlarımız var, Ermenici değiller. Türk arkadaşlarımız var, Türkçü değiller. Biz, insan yanımız kanamaya başladığında yerine göre Kürt, Ermeni, Türk veya Çerkez hissederiz kendimizi. Hitler'in toplama kampında ne kadar Yahudiysek, Filistin’de siyonizmin taşla kırdığı kolun sahibi Arap olmuşuz, İstanbul'da kahpe kurşunlarla arkadan kurşunlanan Hrant olmuşuz, çok mu? Kime ne? Kime ne anlatalım, anlayabilir misiniz? Beyninize yüklenen yazılımda buna yer var mı?

"Şerefini şanını, ortaya koy canını / Hiç kimse vatanını satmaz Karadeniz'de"

Bunu söyleyenlere bakın! Vatan nedir, şeref nedir, güzel bir ülke için canını ortaya koymak nedir? Siz bunu bilir misiniz? Vatan denilen şey mal varlığı değil güzel kardeşler.

"Vatan satsa bir kişi anında biter işi / Türk ve İslam güneşi batmaz Karadeniz'de / Bizde varken bu duruş emiceniz olsa Bush / Alayınız beş kuruş etmez Karadeniz'de / Anladık var gocunuz belli kuyruk acınız / Kargaşaya gücünüz yetmez Karadeniz'de"[i]

Zavallı bir ihtiyar rahibin vurulmasına alkış tutmak; kitapevlerini basıp insanları ekmek bıçağıyla paramparça edenlere gülümsemek; bu ülkenin aydınlarını, yazarlarını ve düşünürlerini 'beş kuruş etmeyen planlar' yaptıkları gerekçesiyle katledenleri bağrına basmak hangi 'kuyruk acısından' kaynaklanıyor peki? Bu kargaşayı yaratanlar kimler? Kimler kahraman, kimler vatansever, kimler zavallı tetikçi? Bu milliyetçi-vatansever 'türkücü' ülküdaşların derdi ne? Hangi borunun üfleyicileri bunlar? Sürmekte olan bir davanın neresinde olduklarını bile bilmeyen, anlayamayan daha dünkü ürkek çocukları hangi cüretle kahraman ilan ediyorlar? Bu türkücüler hangi 'plan' için nefes tüketiyorlar?

[i]»İsmail Türüt Karadeniz'in neyini temsil ediyor?


İsmail Türüt, nüfus kağıdında yazıldığı kadarıyla Karadenizli. Karadeniz'in lümpen ve sulu (esprili değil) yani cıvık yanını resmediyor- Temsil etmiyor. Bu ülkede hayata soldan bakanlara ve 'öteki' olarak kayıt altına alınanlara atıp tutmak nasılsa tehlikesizdir. Size kimse neden öyle davrandığınızın hesabını sormaz. Sorsa da sadece sormuş olmak için sorar, kulağınızı bükmez, canınızı acıtmaz. İsmail Türüt, işte bu canı acıtılmayan mutlu insanlardan biridir. "Karadeniz'in evladı" olan bu güzide türkücümüzden, Karadeniz'in canını acıtan hiçbir önemli konuda tek söz bile duyamazsınız. Sahil yolu yapılmış, kıyılar yok olmuş; derelere baraj adlı kelepçeler takılmak istenmiş, dereler satılmış, vadiler tehdit altındaymış... Ne gam? Duyamazsınız. Bunları es geçip vatan millet adına kuru sıkı sallamak daha tehlikesiz. Hem tehlikesiz, hem puan getirici. Çünkü bunlara ait iki çift söz söylemek bürokrasinin bir kısmını karşınıza almayı gerektirir. Riskli. Ayrıcalıklı durumunuz zayıflayabilir, mal varlığınızdaki duraklamalar canınızı acıtabilir. Yanınızda milliyetçi-mukaddesatçı ülküdaşlarınızın azaldığını görürsünüz, kahrolursunuz. Türüt bunlara katlanamaz, dayanamaz. Karadeniz'i görmezden gelerek günübirlik lagara lugara ile ne kadar Karadenizli olunabilirse, Türüt de o kadar Karadenizlidir.

Karadeniz için kafa yormak ayrı, Rize şivesini öteye beriye büküp kılıktan kılığa sokarak türkü söylemeyi Karadenizlilik sanmak ayrı bir şeydir. Birinin götürüşü vardır, ötekinin ballı kaymaklı getirişi. Türüt'ün yaptığı milliyetçilik de aslında bilinçten kaynaklanan bir milliyetçilik değil. O bunun anlamını bile bilmiyordur belki. Baştan aşağı dolduruş. Binmiş bir alamete, gidiyor kıyamete.

»Karadeniz türküyle siyasallaşmanın en yaygın olduğu yer... Bu kötüye mi kullanılıyor? Emik çeşitliliğin parçalanması için zemin mi hazırlanıyor?[i]

Değil. İstenen belki budur, ama bunu başarmak da akıl işi sonuçta. Hani bizim bu türkücü kafadarlar söylemiş ya "Bölücülük borusu ötmez Karadeniz'de" diye... Aynen öyle. Herkesi bölücü sayan böyle milliyetçi-ırkçı bölücülükler bunu başaramaz. Etnik çeşitliliğin parçalanması arazi parçalamaya benzemez. Halkın gönlüne nasıl format atacaklar ki?

[i]»Bu tahammülsüzlük insanlığı nereye götürüyor?


İnsanlık üç tane şarlatanın peşinde bir uçuruma gitmez. Bir avuç katile yapılan övgüler de bir avuç insan tarafından yapılıyor aslında. Toplumsal çürümenin safrasıdır bunlar. Karadenizliler için hiçbir değeri yoktur bu tiplerin. Saldırganlıkları da bundandır. Ama Karadeniz'de hastalıklı muhafazakâr-milliyetçi bir kültür de kol geziyor. Bu yeni bir durum değil. Karadeniz eskiden beri tutucudur. Kendini bağlar. Karadeniz'in tutuculuğu saldırgan değildi. Şimdi bu tutucu yapıyı ırkçı-gerici saldırganlığa taban yapmak istiyorlar. Çünkü bu birikim politize olacaksa o tarafa daha az zahmetle evrilebilir. Zaten bürokratik olarak solun hayal bile edemeyeceği bir hoşgörü ortamını her an yanınızda bulma psikolojisi size ekstra bir moral veriyor. İş kolay yani. Bu ne demektir? Hayatı güzelleştirme kavgası veren güzel insanlara çok iş düşüyor demektir tabii ki.



GÖKHAN BİRBEN

İnsan olma duygusundan yoksunlar


Rize’nin Subaşı köyünde doğan bir Karadenizli. Yaşamının büyük çoğunluğunu köyünde geçirecek kadar Karadeniz tutkunu bir müzisyen. Kazım Koyuncu'nun kadim dostu. Hey Gidi Karadeniz şarkısıyla başlayan müzik yolculuğu devam ediyor... "Bir Karadenizli olarak benim de söyleyeceklerim var" diyor söze başlar başlamaz... Ve özellikle anmak istemiyor İsmail Türüt'ün adını...

Türüt ne kadar Karadenizli ve neyini temsil ediyor bilemem ama bir bölgenin temsili bireylerin söylemleri ile değil de o ülkede yaşayan insanların yaşama bakışıyla değerlendirilir. O yüzden bir bölgenin sözcüsüymüş gibi kendini lanse edip ve o bölge insanının diliymiş gibi konuşmak maalesef görüldüğü gibi Karadeniz insanını olduğundan farklı gösteriyor. Karadeniz insanı şiddetin sözcülüğünü yapanlara değil, barışın sözcülüğünü yapanlara itibar eder.

Bu bölgede yüzyıllardır tamamı neredeyse sevgi ve sevda üzerine türküler yakılmış. İçerisinde şiddeti içeren bir tek cümle bulamazsınız. Ama birilerine barış söylemi batıyor sanırım ki kin ve nefret söylemini ağızlarından düşürmüyorlar. Karadeniz'de farklı etnik kültürleriyle insanlar yüzyıllardır birlikte yaşadı ve hiçbir sorun da olmadı. Şimdi farklı bakışlara karşı, Karadeniz insanı karşı duruş olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Oysa Karadeniz insanının bakışı değildir bu, bunu o bölgede yaşayan bir insan olarak iyi biliyorum. Ama şiddet, linç girişimleri, adam öldürmek ve öldüreni övme geleneği oluşturuluyor adeta. Şarkının sözlerine bakınca ilk dikkatimi çeken nokta (bizde varken bu duruş emiceniz olsa Bush) oysa yıllardır Amerikan işgaline karşı duranlara, bu şarkıyı yazanlar Amerika'nın gece bekçiliğini yaptıklarını ne çabuk unuttular.

İnsanların birileri tarafından özellikle Karadeniz'de adeta şiddete yönlendirildiğini bundan önceki söylemlerimde inatla üstüne basa basa söyledim. Son dönemlerde onca insan öldü Karadeniz'de. Bir bedene sıkılan kurşunun haklı bir gerekçesi olamaz, olmamalı da. Bunu yapan da öven de insan olma duygusundan yoksundur. Karadeniz'de bunun başka bir örneği var mı bilmiyorum. Benim bildiğim ölen birinin ardından ağıtlar yakılır onu anmak için türküler yapılır. Birinin ölümü ardından öldüreni öven şarkı yapıldığı ve benim bildiğim tek örnektir bu.

Şiddet ve kan kusan bir toplum olmaya başladık ve kanı gördükçe dişlerini büyütenlerle karşı karşıyayız. Buna karşılık inatla barış ve sevgi söylemini daha yüksek haykırmak ve üretimleri cep için değil halk için yapmaya devam etmek lazım.



BAYAR ŞAHİN

Çatışma kültürü ve söyleminden birileri faydalanıyor


Türkçe, Gürcüce, Lazca, Megrelce ve Hemşince olarak şarkılar seslendiriyor Bayar Şahin. Müziğinde horon tutkusu var. Borçka'nın Macaheli köyünde doğan ve oraların izlerini taşıyan Şahin, "Türüt Karadeniz'in 80 sonrası yaratılan yüzünü temsil ediyor" diyor...

Evet İsmail Türüt Karadenizli. Karadeniz'in 80 sonrası yaratılan yüzünü temsil ediyor. Fakat meseleye böyle bakmak da yeterli değil. Türkü yolu ile siyasallaşma sadece bir coğrafyaya ait değil. Bu 'türkü' olayını anlamak için daha büyük fotoğrafa bakmak lazım. Çok hızlı değişen dünya dengelerine ayak uydurmada zorlandığımız bir gerçek. Küresel ve ülkemizde yaşanan değişimde nitelikli ve eşit bir taraf olamıyoruz. Siyaset, ekonomi, kültür ve sosyal yaşamda geleneksel olarak süregelen yaşam tarzları ve tercihler ile yeni fırsat ve kısıtları doğuran bu değişim ve çatışma sürecinde nitelikli kurumlar oluşturmakta çok zayıf kalıyoruz. Yaşananlara aslı ve dolayısı ile kendine güvenli bir taraf olarak katılamayışımız bireyleri, grupları ve toplumsal kesimleri büyük ölçüde tepkisel bir seviyede davranış geliştirmeye indirgiyor. Burada konuyu sadece Karadeniz ya da ilgili türkü sınırlarında görmemek lazım.

Ülkenin sorunları çoklu ve yaşamın her kademesinde kronikleşen bir hal almakta. Esas olarak bakılması gereken bu iklimin nasıl yaratılmış olduğudur ve bu iklimin gerek bireylere gerekse ülkemize negatif ya da pozitif anlamda olabilecek etkilerini anlamaktır. Gelir dağılımı her geçen gün bozulmakta. Bir taraftan işsizlik yüksek oranlarda iken henüz işgücü piyasasına katılmayı bekleyen yaklaşık 25 milyon genç insana nasıl bir gelecek sağlanacağı gibi temel konuların çözümlenemediği bir durumda herkesten iyi vatandaş olmayı beklemek ne kadar gerçekçi olacaktır. Almanya, Fransa, Hollanda ve Belçika'da yükselen lümpen faşizmi ve Türk düşmanlığı da yine bu 'iklim' yaratma süreçleri ile alakalı olarak görmek lazım.

Ülkemiz hızlı bir şekilde etnik ve inanç farklılığı gibi esasen gerçek yaşamda çok da hayati olmayan konulara boğulmacasına sürüklenmekte. Çatışma kültürü ve söyleminden birilerinin faydalanması da mümkün. Ama gerçek anlamda ülkesini sevenlerin, söylemlerini sağduyu ile bir kez daha akıl süzgecinden geçirmeleri ve nihayetinde ülkede çatışma ve zıtlaşma sağlamayı kendi işleri olarak görenlere alet olmamaları daha uygun olacaktır.



YAŞAR KURT

Bu yapılan şeyi sanattan sayamayız


Aslen Karadenizli. Ama İstanbul'da doğup büyümüş. Muhalif şarkı sözleriyle bildiğimiz Yaşar Kurt, "Karadeniz'in bana taşıdığı değerlerden belki de en önemlisi, yaşam hakkının kutsal dokunulmazlığıdır" diyerek başlıyor söze...

Bir süredir terörün Karadeniz'e taşınması için gösterilen çabaları görüyoruz; linç girişimleri, çocukların eline tutuşturulan silahlar ve eğitim kampları. Bunun halkla, kültürle, inançla bir ilgisi yok. Bu şiddetten ve cehaletten beslenen birtakım karanlık organizasyonların işi.

Karadeniz'in bana taşıdığı değerlerden belki de en önemlisi, yaşam hakkının kutsal dokunulmazlığıdır. Doğa ile iç içe olan hayatımızın bir parçası bu. Yaşlılara gösterilen saygı, dürüstlük, mertlik, merhamet, insan onuruna gösterilen hassasiyet. Ortak değerlerdir bunlar. Türküdeki söylem bu değerlerle uyuşmuyor. Sanatın ve sanatçının bendeki tanımlarında böyle bir kavram yok. Bu yapılan şeyi sanattan saymak haksızlık olur.



FUAT SAKA

Devlet bu cinayetlere izin verdiği sürece bunlar olur


Müziğine 'Lazca-caz' yakıştırması yapılan Fuat Saka, Trabzon'da başladığı müzik yaşamını 20 yıl Avrupa'da sürdürdü. Sonra Türkiye'ye dönerek bir biri ardına albümler çıkardı. Fuat Saka Karadeniz'de kemence seslerine eşlik eden horonlarla büyümüş tipik bir Karadenizli... Ve bir Karadenizli olarak anlattı son yaşanan Türüt tartışmasını....

Rize'ye bağlı bir köyden olduğunu biliyorum. Hangi kesim dinleyiciye hitap ediyor, ona bakmalı. O dinleyici kesiminin büyük bir bölümü onunla aynı şeyleri düşünüyor olmalı ki, böylesine ırkçı bir söyleme, çalışmasında, hiçbir kaygı duymadan yer vermiş. Temsil etmeye çalıştığı kesim (bu parçadan yola çıkılırsa) belli değil mi?

Bu yaklaşımla Karadeniz'de karanlık güçlerin cinayetlerini övmüş olur ve ancak onları temsil edebilir. Umut ederim ki bir basın açıklamasıyla Karadenizlilerin potansiyel katiller olmadıklarını, parçayı da talihsiz bir şekilde seslendirdiğini ifade eder. Karadenizliler Karadenizli olmayan birileri tarafından yazılan sözlerdeki gibi hiç kimsenin jandarmalığına soyunmazlar. Karanlık güçler tarafından örgütlenen fakir gençler hariç...

Devlet bu tip cinayetlere izin verdiği sürece, bu ırkçı söylemlerle ortaya çıkanlar daha çok cesaret alacaklardır. Karadeniz'den (eğer yetiştirilmemişseler) katil çıkmaz. Bilim insanları, ressamlar, şairler, edebiyatçılar, sanatçılar yetiştirmiştir Karadeniz... Hâlâ da yetiştirmektedir.

Hrant Dink'in katillerine bu övgülerin dizilmesi hiç de sürpriz değildir. Cesareti nereden aldıkları bellidir. Biz bu topraklarda dostça, kardeşçe, sevgiyle yaşamak istiyoruz. Düşmanlıkları artık bir kenara bırakmanın zamanı çoktan gelmiştir.


BİROL TOPALOĞLU

Bu zihniyeti lanetliyorum


Onu hep tulumuyla ve elinde kemençesiyle gördük. Karadeniz'in efsane ismi olmayı başarmış Birol Topaloğlu. Rize/Pazar doğumlu...

Son günlerde internet ortamında Ozan Arifin sözü ve Karadenizli Türkücü İsmail Türüt'ün seslendirmesi ile ortaya çıkan 'Plan Yapmayın Plan' adlı şarkıya fotoğraflarla yapılan küp bu ülkeyi seven herkesi derinden üzdü. Halkları birbirine düşüren ve dostça birlikte yaşamayı zedeleyen, farklılıklara tahammül edemeyen, kendinden başkasına yaşama şansı tanımayan zihniyeti lanetliyorum. İsmail Türüt sadece bugün değil geçmişte de buna benzer şoven, popülist ve ayırımcılığı körükleyen duygularla şarkılar söyledi. Ancak o şarkıların yapıldığı dönemde internet ortamı ve iletişim bugünkü kadar yaygın olmadığı için Karadeniz dışında pek yaygınlık kazanmadı. Bunun farkında olan kesimler ya görmezlikten geldiler ya da sessiz kaldılar. Yakın tarihte bile televizyonlarda 'Türkiye'de Laz yok gerçek Laz benim. Lazca diye de bir dil yoktur' diyerek Karadeniz şivesi ile sempatik olmaya çalışmış, bu şekilde davranarak Karadeniz'de yaşayan Lazları manipüle etmeye çalışmıştır.

Kendisi de zaman zaman Lazca şarkılar söylemesine rağmen Lazları inkar etti. Geçmişte söylenenler adeta bugünlerin habercisi idi. Bugün sitelerde dolaşan ve insanlıktan nasibini almamış sözler üzerine söylenen şarkıya yapılan klip de bu atılan tohumların bir sonucu. Tam da bu noktada aydınların 'biz nerede yanlış yapıyoruz' diye kendilerine soru sorması gerekiyor. Özellikle son yıllarda Karadeniz'de gerçek olmayan birtakım senaryolar ortaya konularak sanal bir gericilik ve etnik ayrımcılık ortamı yaratılmaya çalışıldığı biliniyor. Bu tür olumsuz gelişmelere bugüne kadar yöredeki aydınlar tarafından gerçek bir tepki konulamamış, aksine sessiz kalarak destek verilmiştir.

Bana göre gerçekte Karadeniz gerici bir yer değildir. Moda deyimlerle Karadeniz'de misyonerlik, Pontus’çuluk ya da Lazcılık gibi etnik ayrımcılığı bahane ederek oradaki kültürel değerlere ve bu değerleri yaşatmaya çalışan insanlar her defasında engellenmeye çalışılmaktadır. Yörede kendini aydın gören kesimler bile zaman zaman bu moda deyimlerden etkilenerek kültürel çalışmaların dolaylı ya da dolaysız olarak engellenmesinde rol oynamışlardır. Bugün gerçek anlamda halklar arasında dostluğu ve birlikte yaşamayı savunanlara daha çok iş düşüyor. Karadeniz sadece doğası ile zengin değil, kültürel olarak da çeşitliliği barındırır. Bu çeşitliliğin tehdit değil de zenginliğimiz olduğunun farkına varmamız lazım. Bizi birbirimize düşürecek, ayırımcılığı körükleyecek, kargaşa yaratacak her türden karanlık güçlere fırsat tanımamalıyız.


MEHMET GÜMÜŞ

Vatanseverlikle izah edilemez


Fatsa'da doğan ve ilköğrenimini de orada bitiren Mehmet Gümüş, müziğine kattığı Karadeniz'in asi yanıyla söylüyor türkülerini. Umut ve barış ise, şarkılarının asıl teması...

Bu iş beni gerçekten çok üzdü. Şiddeti ve daha da ötesi ölümü kutsayan her anlayış toplumsal yaşama büyük zararlar vermiştir. İsmail Türüt'ün de, adı geçen şairin de yaptığı, ölümü kutsamanın ötesinde ırkçılığı, şovenizmi körükleyen ve siyasi karşılığı da bölücülükle tanımlanabilecek bir anlayıştır. Bu durumu herkes de bilir, böyle bir anlayış insanları savaşlara ve ölümlere götürür. İnsanlar bu anlayıştan dolayı çok büyük acılar çekmiştir.

Sanatın özünde hoşgörü vardır, kardeşlik vardır. Güzellik vardır. Dolayısıyla müzik bu amaçla kullanılır. Ama maalesef başka türlü kullanılıyor, bunu kınıyorum.

Irkçı ve şoven bir dalga üzerinden hem siyaset yapılıyor hem de ticaret. O kişinin albüm satışları artmış, düşünün. Çok yazık, oysa böyle bir durumda düşmesi gerekirdi. Burada bizim tek sarılmamız gereken şey barıştır. Bütün farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşamayı savunmaktır.

Bunlar yerel üzerinden politika yapmaktalar. Bu yapılanlar vatanseverlikle izah edilemez. Karadeniz'de çok da güzel insanlar var. Ve ben inanıyorum ki insanlığı kurtaracak olan sevgi ve barıştır.

ERDAL BAYRAKOĞLU

Karadeniz halkı, yanıtı yaşam tarzıyla verir


Laz müziğinin yeni temsilcisi, Ardeşenli Erdal Bayrakoğlu, Karadeniz müziğinin bir başka yüzüne değindi...

Bence bu şarkı bir arada yaşamaktan korkan, halkların ve kültürlerin varlıklarından bile rahatsızlık duyan bir anlayışın göstergesi. Halkların kardeşliği yerine şiddet ve linç kültürüne çağrıda bulunan, toplumsal barış ortamına ciddi zarar veren bir şarkı. Barış için mücadele edenlerin vatan haini olarak gösterilmesi ırkçı, söven bir anlayış. Bu anlayışa hizmet edenlere Karadeniz halkı en güzel cevabı birçok halkı tarihi boyunca bir arada barındırarak vermiştir.

Karadeniz halkı tarihi boyunca yaşadığı göçlerden farklı hassasiyetler oluşturmuş bir halktır. Ancak Karadeniz bir çok kültürü bir arada barındırmış ve ayrımcılığa hiç bir zaman prim vermemiştir. Bu şarkıyı Karadeniz halkına mal etmek doğru değil.



Ayşenur Kolivar (Grup Helesa)
Nilüfer Taşkın (Dalepe Nena)
Hikmet Akçiçek (Vova)
Birol Topaloğlu
Ortak Açıklama:

YASİNİ TERSİNDEN OKUMAK



İsmail Türüt’ün, Dünya Tatlısı albümünde yer alan Plan Yapmayın Plan isimli parçasına YouTube’da yapılan bir kliple başlayan ve bugün sayıları yirmiyi aşan çeşitlemesiyle iyice dallanıp budaklanan bir gündemle karşı karşıyayız. Medyada kimi zaman birbirine karıştırılarak sunulsa da bu gündem iki ayrı boyutta gelişmektedir. Birincisi YouTube’da yayınlanan ve sayıları artmakta olan klipler, ikincisiyse İsmail Türüt’ün albümünde yer alan parçanın kendisidir.

YouTube, yayınladığı malzeme konusunda hemen hiçbir sorumluluk üstlenmeyen sanal bir alan olduğu için, bir yanda insanların kendilerini özgürce ifade ettiği diğer yandan da kullanıcılarının tamamen sanal kimliklerle var olması nedeniyle gerçekliği şüphe götüren bir zemin sunuyor. Bu nedenle söz konusu klip ya da kliplerin, İsmail Türüt’le doğrudan bir ilişkisi olduğu kendisi tarafından reddedildiği için aksi kanıtlanana dek ayrı bir boyutta değerlendirilmesinin daha doğru olacağını düşünüyoruz. (Ancak bu parçanın söz yazarı olan Ozan Arif, yazdığı sözlerin bu şekilde anlaşılmasından bir sıkıntı duymadığını bir televizyon kanalında açıkça ifade ettiği için farklı bir konumda görünmektedir)
Suçu ve suçluyu övdüğü aklı başında herkes için aşikâr olan bu klipler, özellikle Doğu Karadeniz’deki ortamı yakından bilenler için çok da şaşırtıcı gelmiyor. Bunu söylerken, bu alenen ırkçı yaklaşımın Doğu Karadeniz’de büyük bir çoğunluk tarafından hatta ciddiye alınabilecek büyüklükte bir kesim tarafından dahi benimsendiğini iddia etmiyoruz. Ancak, küçük de olsa, söz konusu klipte yer alan kurguyu tasarlayacak kadar insanlıktan çıkmış bir kesimin var olduğu Doğu Karadeniz’de çoğu kimsenin bizzat tanık olduğu bir olgudur. Kimi zaman mafyavari mahalle çeteleri kimi zaman resmi makamların bilgisi dahilinde paramiliter yapılanmalar olarak faaliyet gösteren bu gruplar, sadece Trabzon’daki saldırı ve cinayetler ya da Hrant Dink suikasti gibi geniş çapta etki uyandıran işler yapmakla kalmayıp, yarattıkları “rutin” şiddet ve suç ortamıyla Doğu Karadeniz’de yaşayanları da yılın üçyüzaltmışbeş günü taciz etmektedir. İşte bu mafyavari grup mensupları tarafından hazırlandığı gayet iyi bilinen bu klipler, mevcut anti-demokratik ceza hukukuna göre dahi alenen suç teşkil ettiği için içeriklerinin ahlaki düşüklüğü konusunda bir yorum yapmayı gereksiz buluyoruz.

Burada önemli olan, Rakel Dink’in gayet veciz bir şekilde “bir bebekten katil yaratmak” olarak ifade ettiği süreç, bir başka deyişle, bu grupların oluşumunun ve varlıklarını sürdürmesinin arka planıdır. Bu arka plan Türkiye’de son yirmi yıldır yaşanan düşük yoğunluklu savaşın Doğu Karadeniz’deki yansımasını da içermesi itibariyle buraya sığdıramayacağımız kadar kapsamlı bir değerlendirme gerektirmektedir. Bu yüzden kendimizi bu arka planın mevcut gündemle ilişkili olduğunu düşündüğümüz boyutuyla sınırlayacağız. Burada asıl mesele YouTube’da yayınlanan klipler değildir, çünkü bu klipler bir nedenden çok bir sonuca işaret etmektedir. Bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta, İsmail Türüt’ün söz konusu parçası özelinde bu arka planı tartışmaktır.

Medyada sunulduğu şekliyle İsmail Türüt’ün bu olayla ilişkilendirilme biçimi daha çok yayınlanan klip üzerine yoğunlaşmaktadır. Bunun yanlış olduğunu düşünüyoruz. YouTube gibi her türlü denetimden uzak bir yerde yayınlanan bir klipten bir sanatçının sorumlu tutulması kesinlikle yanlıştır. Sanatçının sorumluluğu icra ettiği parçayla sınırlıdır. Bu parçayla ilgili olarak İsmail Türüt’e genellikle parçada geçen sözlerin Hrant Dink’in katil zanlılarının isimlerine benzerliği soruldu. Bunun da oldukça açık bir şekilde reddedilmesinden sonra geriye İsmail Türüt’ü aklamak ya da niyet okuyuculuğuna girerek “sen aslında böyle diyorsun ama asıl niyetini söylemiyorsun” demekten başka bir olasılık kalmamaktadır. Medyanın bu yaklaşımının doğru ve adil olduğunu düşünmüyoruz. Bu tabloda İsmail Türüt ya haksız bir şekilde aklanacak ya da haksız bir şekilde mağdur edilerek itibar kazanacaktır. Şimdi medyanın bu çokça ilgilendiği kısımları bir kenara bırakıp bu klibin yayınlanmadığını ve isimleri çağrıştıracak sözler olmadığını varsayalım. Sözgelimi ilgili dörtlük (Orda öyle desinler/Burda böyle desinler/Fatihalar İhlaslar/ Bitmez Karadeniz’de) olsaydı bu parça masum mu olacaktı?

Satırların bu şekilde yazıldığını varsayarak sözlerin geneline baktığınızda anlattığı öykü şudur: Karadeniz (özellikle de Doğu Karadeniz) Türklük ve İslamiyet’e yönelik yoğun bir saldırı altındadır. Bölücüler, Ermeniciler, Pontusçular, misyonerler burada yoğun bir faaliyet yürütmektedir. Ayrıca A.B.D. ve Rusya’da Karadeniz’e pusu kurmuş beklemektedir. Bunlar olurken dimdik ayakta duran bir Karadeniz vardır.

Eğer Doğu Karadeniz’e henüz inmiş Marslılar olsaydık, tüm dünyaya meydan okuyan bu külhanbeylerinin anlattığı öyküye belki inanabilirdik. Ancak yörede yetişmiş insanlar için bu öykü pek inandırıcı görünmüyor. Özellikle son on üç yıl içerisinde Doğu Karadeniz’de bölücülük, misyonerlik, Pontusçuluk yapıldığı propagandası hep ayakta tutuldu. İsmail Türüt şimdi bunlara bir de Ermeniciliği eklemiş görünüyor. Oysa Doğu Karadeniz’de bölücülük, misyonerlik, Pontusçuluk ve şimdi de Ermenicilik yapıldığı propagandası neredeyse tamamen hayalidir ve sınanacakları hiç bir gerçeklik olmaksızın istendiği gibi yönlendirilebilmektedir. Bu suçlama ya da zan altında bırakma politikası bölgede yaşayan ve demokrat ya da liberal olduğu düşünülen herkese, sanatçılara, yazarlara, gazetecilere ve akademisyenlere keyfi bir şekilde yöneltilmiştir. Ancak propagandadan nasibini alanlar bunlarla sınırlı kalmamıştır. Doğu Karadeniz’in her yandan, sürekli bir tehdit altında olduğu propagandası yerel medyadan üniversiteye, sivil toplum örgütü toplantılarından, valilik genelgelerine ve milletvekillerinin meclis konuşmalarına kadar her yere yayılmıştır. 2002 yılında bir Trabzon milletvekilinin İçişleri Bakanlığı tarafından yazılı cevaplanması istemiyle T.B.M.M. Başkanlığına sunduğu soru önergesine verilen cevabın 5. Maddesi yorum gerektirmeyecek kadar açıktır:

“5- 8 yıllık kesintisiz eğitim sistemi ile misyonerlik ya da pontusçuluk faaliyetleri arasında herhangi bir neden-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.”
Bu cevap, propaganda makinesinin nasıl işlediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bir milletvekili kalkıp 8 yıllık kesintisiz eğitim ve misyonerlik ya da Pontusçuluk faaliyetleri arasında bir neden-sonuç ilişkisi olup olmadığını ciddi ciddi sorabilmiştir. Birilerine ters gelen bir şey, somut kanıtlara ya da akla mantığa uygunluğuna bakılmaksızın bölücü, misyoner, Pontusçu, Ermenici olarak itham edilebilmektedir. Bunlar, birilerinin işine gelmeyen her şeyi engelleme politikasının bahaneleridir.

Bu propagandanın ayakta tutulabilmesi için elbette ‘zaferlere’ ihtiyaç vardı ve elbette bu hayali suçlamaların muhatabı olan insanlara karşı fiziksel ya da sözlü şiddet uygulanmasından başka bir şey içermiyordu. Geçtiğimiz iki yıl içerisinde hiçbir somut kanıta dayanmayan iddialar ve iftiralarla insanların katledildiğine, linç edildiğine, darp edildiğine, tehdit edildiğine çalışmalarının engellendiğine yakından tanık olduk.

Tersinden bakıldığında, bu hayali propagandanın söyledikleri kadar söylemedikleri de önemlidir. Propaganda makinesinin etkin olarak işlediği dönemde Doğu Karadeniz’de yaşanan büyük sorunlardan üç tanesini hatırlatalım. Birincisi çay tarımından elde edilen gelirin düşmesi sonucu Doğu Karadenizli insanlar için gurbetçilik neredeyse zorunlu hale geliyor ve seksen, yüz haneli köyler bile çay zamanı dışında neredeyse tamamen boşalıyor, yöre kültürleri kayboluyordu. İkincisi Çernobil’deki nükleer kazanın yarattığı etki ortaya çıkmaya başlıyor ve her evde bir ya da birkaç kanser vakası görülmesi olağan hale geliyordu. Üçüncüsüyse medyada ‘Nataşa olayı’ olarak adlandırılan fuhuş sektörünün Doğu Karadeniz’e yerleşmesiydi. İsmail Türüt gibi hassasiyetlerini her fırsatta dile getiren kimi sanatçıların bu üç sorunun ikisi konusunda ağızlarını açmayıp üçüncüsünü de maço bir tavırla kamuoyu önünde eğlence konusu yaparak meşrulaştırmaları bu propaganda makinesinin işleyişinin önemli bir parçasıdır. Burada sergilenen duruş, halkın yaşadığı gerçek sorunları görmezden gelirken, belirli bir rant yaratan hukuk dışı işlerin meşrulaştırılması için sanatsal olanakların sonuna kadar kullanılmasıdır. Bizim görüşümüz, Doğu Karadeniz’de “bebekten katil” yaratan kin ve nefret ortamının arka planında, söz konusu parça türünden ‘sanatsal’ meşrulaştırmaların ciddi bir katkısı olduğudur.

Dolayısıyla, karşımızda bulunan parça, medyada tartışılan bölümlerinden arındırıldığında dahi, Doğu Karadeniz’de yaratılmış olan kin ve nefret ortamını gayet açık bir şekilde savunması ve buralardan elde edilen insanlık dışı ve hukuk dışı rantları meşrulaştırması itibariyle tartışılmalıdır. Bu parçada O-gün ve Yasin sözcükleri hiç geçmemiş olsaydı, insanlığını yitirmemiş olan herkesin yüzünü kızartacak bu klipler hiç yapılmamış olsaydı bile bu parça kendi başına bir ‘nefret suçu’ teşkil etmektedir. Üstüne üstlük bu nefret suçunun, İslami semboller arasına saklanarak haklılaştırılmaya çalışılması da ayrıca bir ahlak düşüklüğü örneğidir ve uzun zaman önce bir Karadenizliden dinlediğimiz şu anıyı hatırlatmaktadır:
“O zaman ufağız, ağabeyimle camiye, Kur’an kursuna gidiyoruz. Cami uzak, anam yolda yemek için bize katık verir. Giderken derenin kıyısında oturup katığımızı yerdik. Ağabeyim orada yatar uyur, derede oynar. Ben camiye giderim, dönüşte ağabeyim beni yakalar hoca ne anlattı diye sorar, ben yolda anlatırım, eve gelince ağabeyim âlim kesilir. Anam bakmış ki ağabeyim eve her geldiğinde lastikleri ıslak, benimkiler kuru, anlamış işi. Perşembe akşamıydı. Anam dedi bir Yasin oku bakayım. Rahleyi açtı ağabeyimin önüne koydu. Mushaf’ı da açtı önüne baş aşağı koydu. Ağabeyim okumayı bilmiyor, yarım yamalak ezberlediği Yasin’i okumaya durdu. Ezbere bildiği yerlerde sesini yükseltiyor, bilmediklerini mır mır diyor, ama öyle heyecanlı ki sayfa bile çevirmiyor. Biraz sonra da hepten sustu. O zaman anam ağabeyime dedi ki:

“Bak evladum, ne edersan et da ha bu Yasin’i tersinden okuma”

EK :

T.C İÇİŞLERİ BAKANLIĞI
Emniyet Genel Müdürlüğü
TBMM BAŞKANLIĞINA

İLGİ : TBMM Başkanlığının 08.01.2002 tarihli ve KAN.KAR.MD. A.01.GNS. 0.10.00.02. 12775-7/5446-12779 sayılı yazısı.
Trabzon Milletvekili Şeref Malkoç tarafından T.B.M.M Başkanlığına sunulan ve tarafımdan yazılı olarak cevaplandırılması istenilen soru önergesinin (7/5446) cevabı aşağıya çıkartılmıştır.
1.2- Ülkemizde misyonerlik faaliyetleri kapsamında; 1998 yılında 104, 1999 yılında 137, 2000 yılında 47 ve 2001 yılında 5 olmak üzere 4 yılda 153’ü yabancı uyruklu, 140’ı Türk vatandaşı toplam 293 şahıs gözaltına alınarak adli makamlara sevk edilmiştir.
3- Doğu Karadeniz bölgesine gezi yapanlar arasında pontusçuluk faaliyetleri içerisinde olabilecek şahısların izlenmesi ve suç unsuru bulunması durumunda gerekli yasal işlemin yapılması hususunda Valiliklere gerekli talimat verilmiştir. Gerek İl Valiliklerince, gerekse güvenlik güçlerince konu, hassasiyetle takip edilmekte ve gerekli her türlü tedbir alınmaktadır.
Bölge insanımızın da bu nevi faaliyetlere fırsat vermediği ve kamuoyu gündemine bu tür iddialarla gelinmesinden dolayı üzüntü duydukları tespit edilmiştir.
4- Misyonerlik, dini temelde, pontusçuluk ise etnik temelde yürütülen faaliyetlerdir. Pontusçuluk faaliyeti içerisinde bulunanların misyonerlik eylemi içinde de bulundukları, ya da misyonerlik faaliyeti yürüten şahısların sözde pontus fikrini yayma gayesi ile çalışma yaptıklarına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
5- 8 yıllık kesintisiz eğitim sistemi ile misyonerlik ya da pontusçuluk faaliyetleri arasında herhangi bir neden-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.
Bilgilerinize arz ederim.
Rüştü Kazım YÜCELEN
İçişleri Bakanı
İMZA
Angona
Trabzonspor Üye No:18153
 
İleti: 3500
Kayıt: Per Kas 02, 2006 3:00 am

fuzuli insan

İleti ozgurluk » Pts Ekm 08, 2007 3:23 am

ismail türüt karadenizliliği ne kadar temsil ederki?yıllardır televizyonlarda palyaço gibi dolanır,bide yalakalık yönü vardır.ne kadar karanlık adam var hepsine methiye dizmiş.mesela bir şarkısında bir delikanlı yetti arsin i duyurmaya diyor.ben arsinliyim mafya lideriyle mi anılacaz yani.neyse lafı uzatmaya gerek yok ırkçı kesime yaranmaya çalışna bir tip işte,ırkçıların sanattan ne anladığınıda ortaya koyuyor zaten.
Kullanıcı avatarı
ozgurluk
Aktif Üye
 
İleti: 1009
Kayıt: Per Kas 09, 2006 3:00 am
Konum: Trabzon

İleti VOVA » Per Ekm 18, 2007 12:17 pm

Almanya'da bir grup dazlak kafalı neo-Nazi, bir Türk ailesinin evini ateşe verip çoluk çocuk, diri diri yaktığında yüzlerce duyarlı Alman hemen olay yerine koşup katliamı protesto eden sloganlarla yürümüştü.
Dillerindeki slogan neydi hatırlıyor musunuz:
"Hepimiz Türküz!"
* * *
Bu, bir duyarlılık sloganıdır.
Bu, "Size yapılan haksızlığa inat, biz de sizdeniz" demenin, acıyı paylaştığını ilan etmenin en yalın, en manalı yoludur.
Şimdi Alman faşistlerinin bu jeste karşılık bir şarkı yazıp "Plan yapmayın plan / gitmez Alamanya'da / kahpelik yalan dolan / tutmaz Alamanya'da" dediğini düşünün.
Aynı şarkıda Türk evlerini kalleşçe ateşe verenlere övgüler düzülsün, "Hans'larla, Patric'ler / bitmez Alamanya'da" diye tehdit savrulsun.
Şarkının klibinde de "Bırakın ezan okumayı / Türkçülük taslamayı / Millet böyle dolmayı / yutmaz Alamanya'da" denilsin ve "Hepimiz Türküz" diye yürüyen Almanlar hedef gösterilsin.
Alman makamları bu şarkıyla suça övgü düzen ırkçıların derhal yakasına yapışırdı.
Ya Almanya'daki Türk toplumu ne hissederdi; düşünsenize...
* * *
Prof. Oran ve Prof. Kaboğlu'nun devletin isteğiyle hazırladığı Azınlık Hakları Raporu'nu "halkı kin ve düşmanlığa tahrik edici" bulan, orada yazılanlarda "yakın ve açık tehlike" kokusu alan yargının bu türkü karşısında ne yapacağını merakla bekliyoruz.
Dava açılır, kaset toplatılır, klip yasaklanırsa, Dink cinayetini savunanların tepki sloganını tahmin etmek zor değil:
"Hepimiz Türüt'üz!.."
* * *
İsmail Türüt belki Karadeniz'in bir bölümünden alkış almak, belki ırkçı bir damarı gıdıklamak uğruna ucuz bir propaganda türküsünü seslendirmiş, açıkça suçu ve suçluyu övmüştür.
Yine de ben Türüt'ün, bir gazeteciyi, bir aydını, düşünen bir beyni kalleşçe kurşunlayan bir katili övecek kadar gaddar olabileceğine inanmıyorum.
Gerçekten dünkü Milliyet'e söylediği gibi "Bir Müslüman olarak" bir insanın öldürülmesinden haz duymuyorsa, bir an için kendini öldürülen o insanın ailesinin yerine koymalı ve türküsünü piyasadan toplatıp özür dilemelidir.
Hatta türküsünü biraz tadil etse, Karadeniz için de iyi olur:
"Bir uşak ensesinden / vurulmaz Karadeniz'de
Öyle kalleşçe pusu / kurulmaz Karadeniz'de...
Fatihmiş, Yasinmiş / bilinmez Karadeniz'de
Katillere kahraman / denilmez Karadeniz'de..."

* * *
Tabii işin Türüt'ün özrüyle, savcıların girişimiyle bitmeyeceğini de biliyoruz.
Asıl, bu kini üreten toplumsal kültürü, hepimizin içindeki "Türüt"ü sorgulamak gerektiğine inanıyoruz.
"Masum bir bebekten bir İsmail Türüt çıkaran bu kültürel iklim sorgulanmadıkça bizlere huzur yok kardeşlerim."

CAN DÜNDARIN BU MÜKEMMEL YAZISINI PAYLAŞAYIM DEDİM..
HUZUR İSYANDA !
Kullanıcı avatarı
VOVA
Yeni Üye
 
İleti: 4
Kayıt: Per Ekm 11, 2007 3:00 am

İleti devrim » Per Ağu 21, 2008 12:44 pm

Karadeniz Basra olur mu?
Rusya’nın Gürcistan’a yönelik askeri harekatı ile bölgede üst üste aldığı darbelere bir yenisi eklenen ABD, askeri varlığını Karadeniz’e sokabilmek ve uzun vadede çıkarlarını korumak için yeni arayışlar içinde. Bu arayışların başında da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışma konusu yapılması, mümkünse değiştirilmesi geliyor.
ABD, Gürcistan’a yardım gerekçesi altında bu konuda ilk girişimini de yaptı. ABD, insani yardım (!) için Montrö’nün sınırladığı limitlerin üzerinde askeri gemiyi (gücü) Karadeniz’e sokmak amacıyla Türkiye’ye başvuruda bulundu. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Basın Sözcüsü Kathy Schallow, ülkesinin resmi bir talebinin bulunmadığını ancak bir dizi seçenek üzerinde çalıştıklarını açıklayarak bu girişimlerin doğruluğunu onaylamış oldu.
Öte yandan ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Org. James Cartwright, ABD donanmasına ait Mercy ve Comfort adlı iki dev askeri hastane gemisini bölgeye göndermek istediklerini açıkladı.
Sürdürülen görüşmelerde ise Türkiye’nin, deniz yolu değil, kara ve hava yoluyla bu yardımların ulaştırılması seçeneklerini önerdiği, tartışmanın sürdüğü belirtiliyor.
Bu girişimler elbet de öncü nabız yoklama turları. Son yıllarda Karadeniz’e yönelik girişimlerini arttıran ABD, Türkiye ve Rusya’nın Montrö Antlaşması’nın değiştirilmesinin mümkün olmadığını açıklamasıyla geri adım atmış, böyle bir talebinin olmadığını belirtmişti.
Ortaya çıkan yeni durumla ABD’nin kriz bölgesi haline dönüşen Kafkaslara müdahale isteği, Montrö’yü yeniden tartışma konusu yapabileceğini gösteriyor.

MONTRÖ’NÜN ÖNEMİ
Türkiye kurtuluş savaşında ulusal bağımsızlığını sağlamasına karşın, bu egemenlik boğazlarda geçerli değildi. Boğazlar askerden arındırılmış bir uluslar arası suyolu statüsündeydi.
Boğazların statüsünün belirlenmesi iki açıdan çok gerekliydi. Birincisi ve asıl olanı, Türkiye’nin egemenlik haklarının tescili. Yani Türkiye, kendi iç suyolu olan bu alanlarda da egemenlik haklarına sahip olmalıydı. İkincisi ise Sovyetler Birliği’nin güvenliği.
Boğazların yabancı askeri unsurlar tarafından istenildiği gibi kullanıldığı bir statü Sovyetler ve diğer Karadeniz ülkeleri için bir tehdit unsuruydu. Yaklaşık bir ay süren görüşmeler sonucunda 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Atatürk’ün barışçı ve dengeli dış politika yaklaşımının da en somut göstergelerinden biriydi. Sözleşmenin imzalandığı gün 30 bin kişilik bir askeri güç boğazlar bölgesine girerek genç Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını tüm dünyaya ilan etti.

ASKERİ GEMİLERE SINIRLAMA
Sözleşme 29 maddeden oluştu. Bu maddelerin sadece yedisi ticari gemilerin geçişlerini düzenledi. Kalan 22 madde ise askeri gemilere ilişkin.
Sözleşmenin altı maddesi sadece Türkiye’nin güvenliğine ayrılmıştır. Onsekizinci madde ise Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkelerin güvenliğiyle ilgilidir.
Ticari gemilere geçiş özgürlüğü tanıyan, savaş durumunda bunu belirli kurallara bağlamayı öngören sözleşme, savaş gemileri için büyük sınırlandırmalar getiriyor. Montrö Sözleşmesi’nin özellikle ABD tarafından tartışmaya açılmak, hatta değiştirilmek istenen en önemli maddesini, bölgedışı ülkelerin bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerine, toplam tonaj ve gemi sayısı bakımından getirdiği sınırlamalar oluşturuyor. Bu devletlerin Karadeniz’de bulunabilecek gemilerinin toplam tonajı 30 bin t’u aşamaz. Tonajı kaç olursa olsun Karadeniz’de 21 günde fazla kalamaz. Tabi bu barış zamanı için geçerli. Savaş zamanında ise, Türkiye’nin savaşan devlet olup olmamasına göre düzenleme ve sınırlandırmalar var.

MONTRÖ DELİNEMEZ
ABD, uzun vadeli stratejik hedeflerinden biri olan Karadeniz Havzası ile Kafkas Hazar bölgesinin denetimi için bu bölgeye uçak gemileri de dahil askeri gücünü sokmak istemektedir. Bunu tek başına yapamayacağını anlayınca NATO aracılığıyla yapmaya çalıştı. Ancak Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya girmesinin şimdilik ertelenmesiyle bu adımını tamamlayamadı.
Şimdi insani yardım gerekçesiyle askeri gemilerin Karadeniz’e geçiş istemi, başta Rusya ve Türkiye olmak üzere kaygı yaramakta. Bu durumun Montrö’ye aykırı olduğu, sözleşmenin delinmesi halinde ise Karadeniz’in büyük askeri rekabet ve gerginlikle dünyanın en tehlikeli denizlerin biri olacağı kaygısı taşınmakta.
Peki insani yardım Montrö’ye aykırı sayılır mı?
İkinci Dünya Savaşı koşullarında yaşanmış bir olay bugüne ışık tutuyor. Almanya 1941 ve 1944’de, ticari gemi görüntüsü altında savaş gemileri ya da savaş malzemesi taşıyan gemiler, o günkü hükümetin onayıyla Karadeniz’e sokuldu.
Savaşın ortasında büyük bir kriz yaşandı. İngiltere ve Rusya ile ciddi bir gerginlik ortaya çıktı. Rusya bu olay üzerine boğazların güvenliğinin ortak savunulmasını önerdi. Ancak Türkiye, egemenlik haklarına darbe vuracağı gerekçesiyle bunu reddetti.

MONTRÖ DEĞİŞTİRİLEMEZ
Bugün Türkiye’nin onayı olmadan ABD ya da başka bir yabancı gücün Karadeniz’de güç bulundurması sözkonusu olamaz. Türkiye’nin böyle bir onay vermesi halinde ise Karadeniz’de büyük askeri gerginlik oluşur. Türkiye’nin güvenliği tehlike altına girer. Türkiye’nin boğazlar üzerindeki egemenlik hakları tartışılır hale gelir.
Yani Montrö’nün uygulanması Rusya’nın güvenliğinden çok, Türkiye’nin güvenliği ve egemenlik hakları ile ilgilidir.
Bugünün temel sorusu ve sorunu şudur:
Karadeniz, Türkiye’nin egemenlik hakları ve koruyuculuğunda barış gölü olmaya devam edecek midir?
Yoksa ABD ve bölgedışı ülkelerin zorlamasıyla Basra’ya mı dönüştürülecektir.
Yanıt Türkiye ve bölge ülkeleri için açıktır:
Montrö değiştirilemez; Karadeniz Basra yapılamaz!..

Ahmet Şefik
Kullanıcı avatarı
devrim
Trabzonspor Üye No:13429
 
İleti: 2010
Kayıt: Cmt Eyl 16, 2006 2:55 am
Konum: Trabzon

İleti devrim » Per Ağu 21, 2008 12:47 pm

ABD’nin Karadeniz oyunu

ABD, sağlık ve insani yardımı gerekçesiyle Karadeniz‘e iki dev askeri hastane gemisi göndermek amacında. Bunun için Türkiye’nin onayını istiyor. Peki gerçekte böyle bir ihtiyaç var mı? İşte bu sorunun belgeli yanıtı!




ABD, Mercy ve Comfort adlı iki dev askeri hastane gemisini “insani yardım” gerekçesiyle Gürcistan’a göndermek için girişimlerde bulundu.
Peki Gürcistan’da bu denli kötü bir durum var mı?
Küresel çapta çok önemli amaç ve sonuçları olabilecek bu çabanın neyi hedeflediğiz sorusu, belgesiyle ilkkez bu yazıda karşılığını bulacak.
ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Org. James Cartwright, ABD donanmasına ait Mercy ve Comfort adlı iki dev askeri hastane gemisini bölgeye göndermek istediklerini açıkladı. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Basın Sözcüsü Kathy Schallow, ülkesinin resmi bir talebinin bulunmadığını, ancak bir dizi seçenek üzerinde çalıştıklarını doğruladı.
Ünlü Amerikan haber kanalı CNN, ABD donanma gemilerinin Karadiniz’e gönderilmesi girişiminden sözetti.
Türkiye, ABD’nin gerçekleştirmek istediği insani yardımı hava kara yolundan ve Türkiye üzerinden yapabileceğini açıkladı. Son seçenek olarak da askeri değil sivil gemilerle Karadeniz’e geçilebileceğini ABD’ye bildirdi.
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Gürcistan’a müdahalesinden dolayı Rusya’nın “cezalandırılacağını” açıkladı
NATO Dışişleri Bakanları, Kafkaslardaki durumu görüşmek üzere acilen toplandı.

. MONTRÖ OPERASYONU
ABD’nin Rusya’ya sert çıkışına karşın Kafkaslardaki duruma farklı bakan NATO ülkeleri, Rusya’ya karşı ortak bir yaptırımın altına imza atması çok zor. Nitekim geçen aylarda gerçekleşen Bükreş zirvesinde Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliklerinin askıya alınması bunu ortaya koydu.

Bu aşamada ABD’nin bu sert tutumu nasıl bir sonuca ulaşacak? Askeri bir karşılık Üçüncü Dünya Savaşı demek! O zaman Rusya’ya karşı nasıl bir cezalandırma yapacak?

ABD, gerçekten böyle bir cezalandırma peşinde mi, yoksa Karadeniz’de ve Kafkaslarda üst üste yediği darbeler yüzünden kırılan gururunu bir nebze de olsa onarmak, bozulan imajını düzeltmek için kendini bir şey yapmak durumunda mı hissediyor?

Bu konuda çok şey söylenebilir.

Ama Karadeniz’e askeri gemilerini sokmak için yaptığı girişimin asıl nedeni Montrö Boğazlar Sözleşmesi. Türkiye’nin egemenlik haklarının uluslararası bir anıtı olan sözleşme, yabancı savaş gemilerinin Karadeniz’e girişini sınırlandırıyor.

İşte ABD bu nedenle “insani yardımları” gerekçe göstererek Karadeniz’e 30 bin tondan büyük gemilerinin girmesi için Türkiye’nin iznini istiyor.

Bu iznin verilmesi, Türkiye’nin uluslararası camiada ABD’ye boyun eğmesi, komşusu Rusya ile ilişkilerinin gerginleşmesi, çok daha önemlisi boğazlar üzerindeki egemenlik haklarının tartışma konusu olması demek.

Üstelik, insani yardımın sivil gemilerle yapılması çağrısı ise Türkiye için mükemmel bir çözüm, orta yol. Çünkü sivil gemilere herhangi bir sınırlandırma



TÜRKİYE’YE GEREK YOK YANITI

Gelelim asıl soruya. Yani Gürcistan’da insani durum o kadar kötü mü ki ABD, donanmanın iki önemli askeri hastanesini buraya göndermek istiyor?

Gerçekler kesinlikle böyle değil. Gürcistan’da vahim bir durum olsa bile Türkiye’nin bunu hemen çözmesi mümkün.

Yaptığımız girişim ve görüşmeler sonucu ortaya çıkan tablo şu:

Türk Dışişleri ikinci günü, yani 9 Ağustos 2008’de Gürcü Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak, her türlü insani ve sağlık yardımlı yapmaya hazır olduklarını, gerekirse hasta ve yaralılar için bir sahra hastanesi de kurulabileceğini bildirdi. Bu arada Türk Kızılay’ı, olası talebe karşılık, günde 500 kişiye poliklinik hizmet verebilecek sahra hastanesi hazırlığına başladı. Bu hastanede, Kızılay, Sağlık Bakanlığı ile Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden yaklaşık 150 uzman ve personelin çalışması öngörüldü. Gerekirse Gürcü uzman ve personelden de yararlanılacaktı. İçinde her türlü teknik donanım ve ilacın yeralacağı, özellikle çatışma sırasında yaralananlara hizmet verebilecek ameliyathanelerin de bulunabileceği bir hastane.

Her şeyiyle Sarp’tan Gürcistan’a girmeye hazır Türk Kızılay’ı neredeyse bir hafta bekledi. Ama Gürcistan Dışişleri Bakanlığı’ndan Türk Dışişleri Bakanlığı’na gelen yazıda, hastane ve sağlık alanında bir yardıma ihtiyaç olmadığı, ancak gıda yardımı yapılabileceği yanıtı geldi. Bunun üzerine hastane projeden şimdilik vazgeçildi.

Kızılay, gıda yüklü tırlarla birlikte 9 kişilik ekibini Gürcistan’a yolladı. İnsani yardım için Sarp’ta bekletilen 37 kişilik ekip de, hemen hiçbir mülteci başvurusu olmadığı için 10 kişiye düşürüldü.



. AMAÇ İNSANİ YARDIM DEĞİL

Peki, Gürcü yönetiminin çatışmanın ortasında bile tam teşekküllü bir sahra hastanesine gerek görmezken, ABD neden iki hastane gemisini Karadeniz’e, Gürcistan’a yollamak istiyor?

Üstelik bu gemilerin hazırlanması ve ABD’den Gürcistan’a 40 günlük yolu düşünülürse, yani iki ayda ancak gelebileceği hesaplanırsa, amaç ne?

Eğer Gürcistan’da sağlık açısından ciddi bir sorun varsa Türkiye bunu hemen çözmeye hazır. Gürcistan onayı verdiği an Türkiye birkaç gün içinde bu hastaneyi kurabilecek durumda.

Neden?

Belli ki olay ne insani yardım ne sağlıkta yaşanan vahim durumla ilgili. Amaç, insani yardım gösterisi altında Montrö’nün delinmesi. Türkiye’yi böyle bir karara zorlayarak Rusya’ya karşı askeri bir gösteri yapılması.

Tabi ki Türkiye bunu kabul etmemeli. Çünkü eğer amaç insani yardımsa, bunu yapmanın birçok yolu var.

Sonuç olarak, Kızılay’ın hastane kurma isteğine Gürcistan makamlarının gerek yok yanıtı vermesi, ABD’nin askeri hastane gemilerini Karadeniz’e sokma çabalarının insani amaçlar taşımadığının açık bir göstergesi. Dün yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında fındık gündeme gelmedi.

Ahmet Şefik
Kullanıcı avatarı
devrim
Trabzonspor Üye No:13429
 
İleti: 2010
Kayıt: Cmt Eyl 16, 2006 2:55 am
Konum: Trabzon


Doğa ve Çevre...

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron
Fatal: Not able to open ./cache/data_global.php